Sevgiyle hoşça
olun.
SEYAHATTEKİ MUTLULUK
İki kardeş evlerinin arkasına büyük bir delik
kazmaya karar vermişlerdi. Çalıştıkları sırada onlardan daha büyük iki çocuk da
onları izliyordu.
“Ne yapıyorsunuz diye sordu?” diye sordu çocuklardan
bir tanesi.
Diğer çocuklar kahkahalarla gülmeye başladılar
ve onlara dünyanın içinden geçecek bir delik kazmanın imkansız olduğunu söylediler.
Uzun bir sessizlikten sonra kazı yapan çocuklardan
bir tanesi yerden içi örümcek solucan ve geniş bir böcek çeşidini içeren bir kavanoz
aldı. Kapağı açarak kendileriyle dalga geçen ziyaretçilerine kavanozun içindeki
muhteşem manzarayı gösterdi. Sonra da sakin ve kendinden emin bir şekilde “Sonuna
kadar kazamasak bile bakın yol boyunca neler bulduk” dedi.
Hedefleri elbette ki çok iddialıydı ama onların
kazmaları için bir amaç teşkil ediyordu. Ki hedefler de zaten bunun için değil midir?hedefleri
olmasa o yolda ilerleyebilirler mi?
Şimdi kendinize sorun: “Her hedefe eksiksiz bir
şekilde ulaşılacak her iş başarılı bir şekilde tamamlanacak. Her umut gerçekleşecek
her sevgi kalıcı olacak her çaba sonuçlanacak diyenlerden misiniz? Yoksa hedefine yürümenin zevkini tadabilen ve “ Evet ama yol boyunca elde ettiklerime bir bak!
Bir şeyler yapmayı denediğim için kazandığım şu mükemmel
şeylere bak!” diyebilenlerden
mi?
HAYAT UZUN BİR MARATON
Hava
çoktan kararmış maraton koşusu sonuçlanalı bir saati geçmişti. Seyircilerin neredeyse
hepsi stadyumu boşaltmış temizlik görevlileri etrafı toplamaya başlamıştı. Sona
kalan birkaç seyirci de yerlerini terk etmeye hazırlanıyordu ki stadyumun giriş
kapısından zenci bir atlet gözüktü. Koşmuyordu sekme ile yürüme arasında bir hareketle
bitiş çizgisine ulaşmaya çalışıyordu.
Yüzünden aksayan ayağından dolayı ıstırap çektiği
belli olan Tanzanyalı atlet John S. Akhwari sonunda bitiş çizgisine ulaşmayı başardı.
Akhwari 1968 olimpiyatlarındaki bu koşuyla spor tarihine geçti. Ama bunun nedeni
yarışı birinciden saatler sonra bitirmesi değil bitiş çizgisine ulaştıktan sonra
gazetecilere söyledikleriydi.
Tanzanyalı atlet yarış sırasında bir kaza geçirmiş
ve yaralanmıştı. Tedavisi yapılmıştı ama bacağı hala kanıyordu. Buna rağmen devam
etmeye karar vermiş ve kalan birkaç seyircinin takdir dolu alkışlarıyla yarışı bitirmişti.
Şimdi yanına yaklaşan gazetecilere sordular:
“Yarışı kazanma şansınızı zaten yitirmişsiniz
neden mutlaka bitiş çizgisine ulaşmak için kendinizi zorladınız?”
Atlet bu soruya şaşırdı ama verdiği cevap soruyu
soran gazetecileri utandırmaya yetti:
“Çünkü halkım beni buraya yarışa başlamam için
değil yarışı bitirmem için gönderdi.”
YAZI MI TURA MI?
Savaşın en kritik anıydı. Japon general düşman ordusu kendi ordusundan sayıca fazla
olmasın rağmen, hücum etmeye karar vermişti. Bu çarpışmayı ve dolayısıyla da savaşı
kazanacaklarından emindi, ama askerlerinin bu zaferden şüphe duyduğunu biliyordu.
Savaş meydanına ilerlerken, yolda bir mabedde
mola verdiler. Adamlarıyla birlikte orada dua ettiler.
Duadan sonra, general cebinden metal bir para
çıkardı ve askerlerine şöyle seslendi:
“Şimdi bu parayı havaya atacağım. Eğer tura gelirse
kazanacağız demektir. Yazı gelirse kaybedeceğiz demektir, o zaman geri döneceğiz.
Kabul ediyor musunuz?”
Havaya atılacak para ile kendilerine ilahi bir
mesaj gönderileceğini düşünen askerler bu teklifi kabul ettiler. Herkes nefesini
tutmuş, çıkacak sonucu bekliyordu. General de aynı fikirdeydi:
“Kaderimiz belki de bu parayla kendisini gösterecek.”
Bu sözlerden sonra parayı havaya
attı. Metal para
yere düştükten sonra bir müddet döndü, sonra durdu. Tura gelmişti!
Askerler coşkuyla birbirlerine sarıldılar. Evet,
kazanacaklardı! Kimsenin içinde şüphe kalmamıştı.
Düşmana bu şevkle hücum ettiler ve sayıca az olmaların
rağmen kendilerine duydukları güven sayesinde kısa sürede çarpışmayı da, savaşı
da kazandılar.
Zaferden sonra bir teğmen generalin yanına geldi
ve sevinçle:
“Komutanım, bir kez daha gördüm ki, kimse kaderi
değiştiremiyor.”
“Doğru” dedi general, sonra elini cebine sokup
çarpışmadan önce havaya attığı metal parayı gösterdi teğmene.
Paranın her iki tarafı da turaydı.
BAŞARININ ORANI
Hayatta
hedeflediği şeyleri bir türlü başaramadığını düşünen bir adam, yaşlı bir baba dostunu
ziyarete gitmişti. Yaşlı adam, çevresindeki insanların bilgi ve tecrübesinden istifade
ettiği
akıllı ve babacan bir adamdı.
Halini hatırını sorduğunda, adam:
“Vallahi durumum pek iyi değil” dedi ona. “Bir
türlü hayatımda istediğim noktaya gelebilmiş değilim. Bakıyorum da, yaptığım işlerin
yarıdan fazlasında başarısız oldum. Ne yapmam gerektiğini de bilmiyorum.”
Yaşlı adam:
“Buna mı sıkılıyor canın?” diye sordu.
Adam:
“Evet” dedi, “size de, akıl danışmaya geldim.
Bu durumu düzeltmek için ne yapmam gerekiyor?”
Bunun üzerine yaşlı adam şu cevabı verdi:
“Sana tavsiyem, bugün evine giderken bir kütüphaneye
uğrayıp New York Times’ın 1970 almanağını bulman ve 930. sayfasına bakmandır”
dedi. “Orada sana lazım olan şeyi bulacaksın”.
Adam, yaşlı baba dostunun evinden ayrıldıktan
sonra, koşar adım bir kütüphaneye gitti. New York Times’ın 1970 almanağını
buldu ve 930. sayfasını heyecanla açtı. Ama hayal kırıklığına uğradı.
Zira, bu sayfada, beyzbol oyunuyla ilgili istatistiklerden
başka bir şey yoktu. Dünyanın en iyi beyzbol oyuncuları ve isabet yüzdeleri vardı
yalnızca. Almanağın verdiği rakamlara göre, bu alanda birincilik, Ty Cobb’a aitti.
Ty Cobb, kendisine atılan her on topun 3.67’sine isabetle vurmayı başarmıştı. Beyzbol
tarihinin en ünlü oyuncularından Babe Ruth bile bu orana ulaşabilmiş değildi.
Adam, evine vardığında, ilk iş olarak yaşlı baba
dostuna telefon etti:
“Almanağa baktım. Ty Cobb, 3.67 yazıyor” dedi.
Yaşlı adam, kısık kısık güldükten sonra:
“Gördün mü?” dedi. “Beyzbolda topa isabet bakımından
bir numaralı oyuncu bile 3.67’de kalmış. Bunun anlamı nedir? Kendisine gelen her
üç topun ancak birine doğru düzgün vurabilmiş. Sen ne umuyorsun ki?”
Adam:
“Şimdi anladım” dedi, “pek de başarısız olmadığımı,
ama beklentilerimi makul bir düzeye indirmem gerektiğini söylüyorsunuz.”
DENEMEZDİM
George Dantzing anlatıyor: Berkley’de California Üniversitesi Matematik bölümü öğrencisiydim
Her zamanki gibi sınıfa geç girdim ve tahtadaki iki soruyu ev ödevi sanarak
defterime geçirdim.O akşam,soruların üzerinde çalışırken bunun profesörün verdiği
en zor ödev olduğunu gördüm.Her gece ,başarmasam da sırasıyla her iki problemin
üzerinde saatlerce çalıştım.Bir kaç saat sonra beynimde bir şimşek çaktı ve her
iki problemi birden çözdüm. Ertesi gün cevapları okula götürdüm. Profesör masanın
üzerine bırakmamı söyledi.Masanın üzerinde kağıttan bir tepe olmuştu.Benim kağıdımın
bunların arasında kaynayacağını düşünüp sırama üzgünce oturdum.Altı hafta sonra
bir Pazar sabahı kapının vurulmasıyla uyandım.Kapıda profesörü görünce dondum kaldım.-“George
George diye bağırıyordu.Problemi çözmüşsün dedi.Tabi ki diye cevap verdim. Çözmem
gerekmiyor muydu? Diye sordum.Profesör tahtaya yazılmış olan o iki problemin ev
ödevi olmadığını dünyanın en önde gelen matematikçilerin şimdiye kadar çözememiş
oldukları iki ünlü problem olduğunu açıkladı.Bir kaç gün içerisinde ikisini birden
çözebildiğime inanmıyordu . Birisi bana onların iki ünlü çözülmemiş problem
olduğunu söyleseydi,sanırım onları çözmeyi denemezdim bile……..
Everest'i Yenmek...
Sir Edmund Hillary 29 Mayıs 1953 tarihine değin zirvesini kimsenin göremediği Everest'e
tırmanan ilk kişiydi. Bunu o başardı ve bu başarısı nedeniyle Kraliçe Elizabeth
tarafından kendisine şövalye unvanı verildi. Hillary'nin bu başarısının altındaki
öyküsünü ve gizini, onun "High Adventure" (Yüksek Serüven) adlı kitabını okuyunca
öğrendik. Sir Hillary, 1952 yılında da Everest'e çıkma girişiminde bulunmuş, fakat
bu girişimi başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Bu girişiminden birkaç hafta sonra İngiltere'de
bir okulun öğrencilerine konuşma yapmak için çağrılmıştı. Konuşmanın konusu, onun
zirveye tırmanış girişimiydi. Edmunt Hillary, bu girişiminde başarısız olduğunu
kabul ettikten sonra bir süre durdu ve mikrofonu bırakıp, konuşma kürsüsünün yanında
duran Everest'in büyük boy fotoğrafı önüne doğru yürüdü. Sonra da fotoğrafa dönüp,
yumruğunu havaya kaldırarak, yüksek sesle koca zirveye meydan okudu:
"Beni bu ilk denememde yendin ama, senle davam bitmedi, ey Everest" diye haykırdı.
"Bekle beni, sana yine geleceğim ve seni bu kez, ayaklarımın altına alacağım..."Everest'e
bu meydan okumasından sonra Hillary salondaki öğrencilere döndü ve onlara, bir yıl
sonra ulaşacağı başarısının gizini o gün açıkladı:
"Beni bu kez yendiği için Everest gözümde şimdi daha da büyüdü ama" dedi. "Benim
bunu bildiğim gibi, o da şunu iyi bilmek zorundadır: Onu yenemediğim için, bendeki
inanç ve azim de daha büyüdü, daha güçlendi...
"Bu konuşmadan bir yıl sonra Everest, Hillary'nin ayakları altındaydı...
HEDEFİ GÖRMEYEN BAŞARAMAZ
Florance Chadwick hem Fransa’dan İngiltere’ye hem de İngiltere’den Fransa’ya yüzerek
Manş denizini her iki yönde geçen ilk bayan yüzücüydü. Bir ideali daha vardı. Catherina
adasına California sahiline kadar ki 21 millik mesafeyi yüzen ilk bayan olmak istiyordu.
Ama bu iş hiçte o kadar kolay olamayacaktı.
Yılın en sıcak günlerinden 4 Temmuzda bile yüzeceği denizin suyu insanın bedenini
uyuşturacak kadar soğuktu. Hava o denli sisliydi ki yüzücü kendisine eşlik eden
tekneleri zorlukla seçebiliyordu. Üstelik o bölgede köpek balıklarına rastlanıyordu.
Florance soğuğa ve köpek balıklarına rağmen 15 dakika yüzdü. Teknede bulunan annesi
ve antrenörü ( başaracaksın! Az kaldı!) diye bağırıyorlardı. Televizyonların başında
onu seyreden milyonlarca insan başarısı için dua ediyordu. Sonra 5 mil daha yüzdü.
Hatta California sahillerşne sadece yarım mil kaldı. Teknedekilerin bütün teşviklerine
rağmen kendisinin sudan çıkarılmasını istedi. Herkes hayal kırıklığı içerisindeydi.
Sadece birkaç kulaçlık mesafe kalmışken başarılı yüzücü vazgeçmişti.
Florans Chadwick daha sonra başarısızlığının nedenini şu şekilde açıkladı:
“Önümde hiçbir şey göremiyordum. Karayı görebilseydim başarabilirdim!”
onu durduran ne soğuk ne on altı saat kulaç atmanın yorgunluğu ne de köpek balkılarıydı.
Başarısızlığına hedefini görememesi sebep olmuştu!
İki ay sonra Florance yine denedi. Su yine soğuktu köpek balıkları yine vardı sis
yine her şeyin üstünü örtüyordu. Ama bu defa Florance sisin ardında bir yerde kıyının
olduğunu düşünerek yüzdü hep. Sahilli hayal ederek attı kulaçlarını. ve başardı!
Catherina kanalını geçen ilk kadın ünvanını kazandı. Hem de erkeklerinin rekorunu
iki saat farkla geçerek!
PARÇA VE BÜTÜN
Henry
Ford, her sabah New York’un kuzey kesimindeki evinden çıkar, güney kesimindeki işine
yürürmüş. Yürürken de, aklına o upuzun yolun tamamını getirmezmiş. Yola başladığında,
“Bir blok ötede çiçekçi vardı; bugün vitrininde ne tür çiçekler var acaba?” diye
düşünür, çiçekçiyi geçtikten sonra, iki blok ötedeki gazete bayisine ulaşmayı hedefler,
onu da geçince daha ilerideki mağazayı düşünmeye başlarmış. Bu şekilde, her defasında
kendisine birkaç yüz metrelik hedef seçtiğinden, kilometrelerce yürüyüşü gözünde
hiç büyütmeden bitirirmiş.
Çözümü parçalara bölmeyi, bu sayede düşünmüş.
Yolu parçalara bölerek kolayladığı gibi, otomobil imalatını da bu şekilde kolay
ve hızlı hale getirmenin mümkün olup olmadığını düşünmeye başlamış. Ve yürüyen bant
üzerinde araba imal etme yolunu bu şekilde keşfetmiş. Motor, bir şerit önünde kayacak,
bir işçi birbiri ardınca geçen motorlara hep aynı parçayı ekleyecek, her işçi bir
parça eklerken, büyük bir hızla otomobil imal edilmiş olacak. Ve her bir işçi, işinin
sadece bir parça ekleyip birkaç vida sıkmak olduğunu bilip, kolaylıkla onu uygulayacak…
KAYBETMEK
Eski zamanların birinde bir otlakta öküz sürüsü yasarmış. Yasarmış yaşamalarına
ama civardaki aslanlar bir türlü rahat bırakmazmış onları.Hemen her gün saldırırlarmış
bu sürüye. Öküz dediğin öyle yabana atılır bir hayvan değil ki,bir araya toplandılar
mi kolayca defetmesini bilirlermiş o koca aslanları. Gerçi bir iki sıyrık alırlarmış
ama.. yine de boyun eğmezlermiş aslanların zorbalığına.Gün geçtikçe aslanları almış
bir kaygı. Ancak tavsan, fare gibi küçük hayvancıklarla beslenir olmuşlar. Git gide
güçten düşmüşler. Eee, aslan bu, hiç fareyle doyar mi. - 'Her halde bize bu otlağı
terk etmek düşüyor' demiş aslanlardan birisi. - 'Evet' diye tasdik etmiş diğerleri.
Nereye gideriz diye düşünürlerken 'bir dakika' diye bir ses duymuşlar gerilerden.
Herkes dönüp bakmış sesin geldiği tarafa.Sürünün en çelimsiz, ama kurnaz mi kurnaz
bir ferdi olan Topal Aslan'mış söze atılan. - 'Hayır' demiş, 'hiç bir yere gitmiyoruz.
Siz bana bırakın, ben hallederim bu isi.İnanmamış kimse ona ama haydi bir şans verelim
ne çıkar diye düşünmüşler.O da almış yanına bir iki aslan gitmiş öküzlerin yanına.
Beyaz bayrak çekmeyi de unutmamış. Öküzlerin lideri olan Boz Öküz başta olmak
üzere beş iri kıyım öküz yaklaşmış onlara. Sormuşlar ne istediklerini.
Topal aslan başlamış konuşmaya. Bir yandan da Boz Öküz'ün sivri ve kocaman boynuzlarına
bakıp ürperiyormuş. - 'Saygıdeğer öküz efendiler' diye başlamış lafa. 'Bugün buraya
sizden özür dilemek için geldik. Biliyorum sizleri çok defa incittik, kim bilir
kaçınızda su pençemin izi vardır. Ama inanınız bunların hiç birini isteyerek yapmadık.Biliniz
ki biz aslanlar barışçı bir milletiz.
Hele öküzlerle hiç bir alıp vermediğimiz olamaz. Ancak evet size defalarca
saldırdık, ama niye biliyor musunuz? Hep o sizin aranızdaki Sari Öküz yüzünden.
Onun rengi öyle sizinkiler gibi değil ki. Gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan
alıyor. Onu gördük mü ne kadar barışsever olduğumuzu unutup size saldırıyoruz, ve
sürünüze zarar veriyoruz. yoksa bizim sizinle hiç bir alıp veremediğimiz yok. Onun
yüzünden hepiniz zarar görüyorsunuz. Bir türlü hayatınızdan emin rahat rahatlayamıyorsunuz,
belki geceleri bile bizim kükrememiz sizin uykunuzu kaçırıyor. Bunların hepsi Sari
Öküz'ün suçu. Verin onu bize, siz kurtulun, biz de barış içinde yaşayalım' demiş.
Boz Öküz, diğer önde gelenlerle görüşmek üzere geri çekilmiş. Hepsi de sıcak bakmışlar
bu teklife. Bir tek yaşlı Benekli Öküz olmaz demiş ama kimseye dinletememiş sesini.Zavallı
Sari Öküz kurban edilmiş aslanlara. Hepsi birden saldırmışlar zavallı
öküzün üzerine. Bir ikisini fırlatmış üstünden ama bitkin düşmüş az sonra. Çırpınmış,
haykırmış,yardım istemiş, yalvarmış, ama yokmuş onu işiten. Diğerleri üzülmüşler
üzülmesine ama elden ne gelir ki. Bütün sürünün selameti için bir öküz...,gerekliymiş
bu.Gerçekten de günlerce sürüye hiç bir saldıran olmamış. Huzur içinde geçer olmuş
günleri. Ama aslan milleti bu, ne kadar sabreder ki. Hele öküz etinin tadını aldıktan
sonra. Acıktık demişler Topal Aslan'a daha bir kaç hafta bile geçmemişken. O da
yine almış yanına bir kaçını,bir defa daha gitmiş Boz Öküz'ün yanına.- 'Selam' diye
girmiş söze. ' Gördünüz ya biz aslanlar ne denli uysal milletiz. Doğru kararınız
için sizi bir daha kutlamak isterim. Siz de huzur içindesiniz, biz de. Ne mutlu.
Yalnız buraya bunları söylemek için gelmedim. Büyük bir problemimiz var.' - 'Nedir?'
demiş Boz Öküz merakla.. - 'Su sizin Uzun Kuyruk' demiş Topal Aslan. Öyle uzun bir
kuyruğu var ki nereden baksak görünüyor. O kuyruğunu salladıkça bizim de aklimiz
başımızdan gidiyor. Gözümüz dönüyor, sürüye saldırmamak için kendimizi zor tutuyoruz.
Halbuki siz öylemi ya, hepiniz normal kuyruklusunuz. Bir onun suçu yüzünden korkarım
hepiniz zarar göreceksiniz. Gelin verin onu bize bu mevzuyu burada kapatalım. Eskisi
gibi barış ve sevgi içinde iki taraf da hayatini sürdürsün. Boz Öküz yine istişare
yapmış sürünün ulularıyla. Yine sadece Benekli Öküz olmuş karşı çıkan. Hepsi de
verelim gitsin demişler. İstişare daha da kısa sürmüş bu defa.Dışlamışlar Uzun Kuyruk'u
sürüden.Saatler sürmüş zavallının çırpınışları ama sonunda o da yenik düşmüş aslanlara.Tekrar
tekrar yinelenmiş bu olanlar. Her geçen gün daha da semirmiş aslanlar. Alabildiğince
güçlenmişler. Öküzlerse her geçen gün daha da zayıflamışlar, seyreldikçe seyrelmişler.
Aslanlar küstahlaştıkça küstahlaşıyorlarmış. Artık bir sebep bile söyleme
gereği duymuyorlarmış. 'Verin bize şu öküzü yoksa karışmayız' derlermiş sadece.
Zavallı öküzlerin hayır diyebilecek güçleri kalmamış. Hepsi birer birer can veriyorlarmış
aslanların pençesinde.Boz Öküz de aralarında olmak üzere bir kaçı kalmış en sona.
Ne oldu bize, ne zaman kaybettik bu harbi aslanlara karşı, oysa ne kadar da güçlüydük?
diye sormuş biri Boz Öküz'e. - 'Biz' demiş Boz Öküz gözleri nemli ve sesi pişmanlıkla
titreyerek 'Sari Öküzü verdiğimiz gün kaybettik bu harbi...'
MICHAEL STONE
Avuçları terliyordu. Elini kurulamak için bir havluya gereksinimi vardı. Bir bardak
buzlu su susuzluğunu giderdi ama duygularının yoğunluğunu gideremedi. Üzerinde oturduğu
çim saha Ulusal Gençlik Olimpiyatında gördüğü rekabet kadar sıcaktı. Çıta 5,1 metreye
kurulmuştu. Bu, onun şimdiye kadarki en iyi derecesinden bir santimetre daha yüksekti.
Michael Stone sırıkla yüksek atlama mesleğinin en zorlu günündeydi. Son karşılaşma
biteli bir saat olmasına karşın tribünlerde hala 20,000 kişi vardı. Sırıkla yüksek
atlama rekabetin en çok kızıştığı alandı. Bir jimnastikçinin inceliği ile bir vücut
geliştiricinin gücünün birleşmesini gerektiren bir spordu. Bir de uçma vardı elbette;
iki katlı bir bina yüksekliğinde havalanma, böyle bir olayı izleyen herkes için
yalnızca bir düş olabilirdi. Bu, şu anda Michael Stone'un yalnızca gerçeği ve hayali
değil, aynı zamanda başlıca isteğiydi…
Michael anımsayabildiği kadarı ile uçmayı hep istemişti. Küçükken annesi ona uçmakla
ilgili sayısız öykü okumuştu. Bu öykülerde dünya hep kuş bakışı betimlenirdi. Annesinin
heyecanı ve ayrıntı tutkusu Michael'in düşlerinin çok renkli ve göz alıcı güzellikte
olmasını sağlamıştı. Michael'in hep gördüğü bir rüya vardı. Kırda bir yolda koşuyordu.
Ayaklarının altında taşları ve toprak parçalarını hissedebiliyordu. Sapsarı buğday
tarlalarının içinde koşarken, demir yolunda lokomotiflerden daha hızlı gider, onları
geçerdi. Derin bir soluk aldığı anda ayakları yerden kesilmeye başlar ve bir kartal
gibi havada süzülürdü. Uçtuğu yerler hep annesinin öyküde anlattığı yerlerdi. Ayrıntıları
çok iyi seçer ve annesinin sevgi dolu özgür ruhunu içinde hissederdi.
Öte yandan babası onun için bir hayalperest değildi. Bert Stone sert bir gerçekçiydi.
Çok çalışmaya ve emeğe inanırdı. Parolası şuydu : Bir şeyi istiyorsan, onun için
çalışmalısın. Michael 14 yaşından bu yana bunu yaptı. Çok dikkatli ve disiplinli
bir ağırlık kaldırma programına başladı. Hergün ağırlık kaldırıyor ve zaman zaman
da koşuyordu. Michael'in azmi, kararlılığı ve disiplini her çalıştırıcının hayalinde
olan türdendi. Mükemmellik onun için hem bir takıntı hem de bir tutkuydu.
Michaelin bugünkü atlayışlarının hepsi çok çalışmasının ödülleri gibi görünüyordu.
5,1 metrelik çıtayı aşıp aşamayacağı konusunda kaygılı mıydı, şüpheli miydi bilemiyoruz.
Şişirilmiş yastığa düştükten sonra ayağa kalktı, kalabalığın önünde bir sonraki
uçuşu için hazırlanmaya başladı. Şimdiye kadar ki en iyi derecesini 1 santim aştığının
ve Ulusal Gençlik Olimpiyatının finale kalan iki sporcusundan biri olduğunun farkında
değil gibiydi.
Michael 5,2 ve 5,3 metreleri geçince de bir duygu belirtisi göstermedi. Aklında
yalnızca sürekli hazırlık ve kararlılık vardı. Sırtüstü yatmış kalabalığın bağırışlarını
dinlerken diğer atlayıcının son atlayışında başarısız olduğunu biliyordu. Şimdi
sıra onun son atlayışına gelmişti. Diğer atlayıcının başarısız atlayışlarının sayısı
kendisininkinden az olduğundan kazanmak için bu atlayışı yapmak zorunda olduğunu
biliyordu.
Harekete geçti ve her zamanki üç parmak ucu üç Marine tarzı sıçrayışını yaptı. Sırığını
eline aldı. 17 yıllık yaşamının en zorlu olayına giden yolun önünde durdu. Koşu
yolu bu sefer onda farklı duygular uyandırdı. Kısa bir an korku duydu. Sonra birden
olanları fark etti. Çıta en iyi derecesinden 2 santimetre daha yukarıdaydı. Bu ulusal
rekorun yalnızca 1 santim altındaydı. Anın yoğunluğunu zihinsel kaygıyla doldurdu.
Gerginliği bedeninden atmaya çalıştı. İşe yaramıyordu. Daha da gerildiğini hissetti.
Annesini anımsadı. Onu gergin, kaygılı ya da korkmuş gördüğü her sefer derin soluk
alıp vermesini söylerdi. O da annesinin söylediğini yaptı. Bacaklarındaki gerginliği
attı ve zihninde, çıtayı kendi yüksekliğine getirdi. Kollarını ve bedeninin üst
kısmını esnetti. Sırtından soğuk bir damla ter aktığını duyumsadı. Koşu yolunda
hız almaya başladığı anda çok farklı ama aynı zamanda da tanıdık bir şey hissetti.
Altındaki yüzey rüyasında gördüğü kır yoluna benziyordu. Derin bir soluk aldı ve
uçmaya başladı. Hiç çaba harcamadan havalanmıştı. Şimdi çocukluk düşlerindeki gibi
uçuyordu.Yalnız bu sefer düş görmediğini biliyordu. Bu gerçekti....
Ya tribünlerdeki bağırışlarla ya da kendi düşüşünden çıkan sesle dünyaya geri döndü.
Yerde sırtüstü yatmış, yüzünde güneşin sıcaklığını duyumsarken yalnızca annesinin
yüzündeki gülümsemeyi hayal ediyordu. Babasının da gülümsediğini ve hatta kahkahalarla
güldüğünü biliyordu. Heyecanlandığında hep böyle gülerdi. Bilmediği şey ise babasının
annesine sarılmış ağlıyor olduğuydu. Karısının kollarında bir bebek gibi ağlıyordu
ve hayat arkadaşı onu hiç böyle ağlarken görmemişti. Bayan Stone da yaşamında ilk
kez övünç gözyaşları döktüğünün farkındaydı.
Michaelin çevresi ona sarılan ve yaşamının en büyük başarısından dolayı onu kutlayan
insanlarla çevrilmişti. Aynı gün Ulusal ve Uluslararası Gençlik Olimpiyatının sırıkla
yüksek atlama rekorunu kırdı. Kitle iletişim araçlarından gördüğü ilgi, burs olanakları
ve aldığı içten kutlamalar sayesinde Michael'in hayatı bir daha asla eskisi gibi
olmayacaktı. Bunun nedeni yalnızca Ulusal Gençlik Olimpiyatını kazanmış ve bir dünya
rekoru kırmış olması değildi. Kişisel rekorunu üç santimetre aşmış olması da değildi.
Bunun nedeni Michael'in kör olmasıydı...
KAVANOZ
Zamanın iyi ve üretken olarak kullanıma konusunda zaman zaman kurslar düzenleniyormuş.
İşte bu kurslardan birinde zaman kullanma uzmanı öğretmen, çoğu hızlı mesleklerde
çalışan öğrencilerine:
“Hadi, küçük bir sınav yapalım” demiş. Ve masanın üzerine kocaman bir kavanoz koymuş.
Sonra bir torbadan irice kaya parçaları çıkarmış, dikkatle üst üste koyarak kavanozun
içine yerleştirmiş. Kavanozda taş parçası için yer kalmayınca sormuş:
“Kavanoz doldu mu” Sınıftaki herkes,
“Evet, doldu” yanıtını vermiş.
“Demek doldu ha” demiş hoca. Hemen eğilip bir koca küçük çakıl taşı çıkartmış, kavanozun
tepesine dökmüş, kavanozu eline alıp sallamış, küçük parçalar büyük taşların sağına
soluna yerleşmişler. Yeniden sormuş öğrencilerine:
“Kavanoz doldu mu?” İşin sanıldığı kadar basit olmadığını sezmiş olan öğrenciler,
“Hayır, tam da dolmuş sayılmaz” demişler.
“Aferin” demiş zaman kullanım hocası. Masanın altından bu kez de bir koca dolusu
kum çıkartmış. Kumu kaya parçaları ve küçük taşların arasındaki bölgeler tümüyle
doluncaya kadar dökmüş. Ve sormuş yeniden:
“Kavanoz doldu mu?”
“Hayır dolmadı!” diye bağırmış öğrenciler. Yine “Aferin” demiş hoca. Bir sürahi
su çıkarıp kavanozun içine dökmeye başlamış. Sormuş:
“Bu gördüklerinizden nasıl bir ders çıkardınız?” Atılgan bir öğrenci hemen fırlamış:
“Su dersi çıkarttık. Günlük iş programınız ne kadar dolu olursa olsun, her zaman
yeni isler için zaman bulabilirsiniz.”
“Hayır” demiş öğretmen. “Çıkartılması gereken asil ders su: Eğer büyük tas parçalarını
bastan kavanoza koymazsanız daha sonra asla koyamazsınız. Ve tabii, herkesin kendi
kendisine sorması gereken soruyu sormuş:
“Hayatınızdaki büyük taş parçaları hangileri? Onları ilk is olarak kavanoza koyuyor
musunuz? Yoksa kavanozu kumlarla ve suyla doldurup büyük parçaları dışarıda mı
bırakıyorsunuz?”
WANTED ONU TANIYORMUSUNUZ?
Çocuk Pazar sabahı saat 8.30 da uyandı. Cuma günü okuldan gelirken
“bu hafta sonu önceki haftalardan farklı olacak. Kalan derslerimi tamamlayacağım
ve önümdeki hafta içindeki sınavlara iyi hazırlanacağım.Diye karar vermişti. Bu
sebeple Cuma aksam üstünü ve geceyi çok iyi geçirdi. Televizyon seyretti, müzik
dinledi, uzun uzun telefonla görüştü ve gece oldukça geç saatte yattı. Çünkü ders
çalışması için daha önünde uzuuun uzuuun iki gün ve iki gecesi vardı. Cumartesi
günü arkadaşlarıyla beraber oldu. Biraz dolaştılar her zaman gittikleri yere gittiler.
Sohbet ettiler sohbete o kadar çok dalmışlardı ki zamanın nasıl akıp geçtiğini fark
etmedi bile. Ders çalışmadığı için zaman zaman biraz rahatsızlık duyduğu oldu ancak
içinden gelen bu huzursuzluğu” daha önümde koskoca bir Pazar var” diyerek bastırdı.
Pazar sabahı, iste bu şartlar altında 9,00 da uyandı. Önce güzel bir
sabah kahvaltısı yaptı. Sonra sabah gazetelerini söyle bir göz geçirdi. Ders çalışmak
için sabah azimliydi. Saat 10.30 olmuştu. Söyle bir televizyona göz atıp odasına
geçmek istedi fakat film öyle heyecanlıydı ki bir türlü televizyonun başından kalkamıyordu.
Önünde daha koskoca bir Pazar günü olduğunu düşünerek bu filmi izlemesinde bir sakınca
olmadığına karar verdi.
Film bittiğinde saat 12.00 i geçiyordu. Hafta içi günlerde bu saatte
yemek yemeğe alışkın olduğu için karni acıktı. Annesinin özenle hazırlamış olduğu
yemekleri yerken evdekilerle koyu bir sohbete girdi. Yemekten sonra yine çalışma
odasına yönelmişti ki televizyonda maç yayını başlamıştı. Haftanın en önemli maçıydı.
Bu maçı seyretmek için insanların birbirini çiğneyip, dünyanın parasını verdiklerini
düşününce ayağına kadar gelen bu maçı seyretmemenin büyük kayıp olacağını düşündü.
Tüm hafta bu maç konuşulacaktı maç biter bitmez ( nasıl olsa 90dak.) sıkı bir şekilde
çalışmaya başlamaya karar vererek maçı izlemeye koyuldu.
Maç bittiğinde hafta sonu yasadıklarını düşünmeye başlamıştı ki annesi
içeriden çayın hazır olduğunu duyurdu. Oda çayı içip ders başına geçmenin doğru
olacağına karar verdi çay bittiğinde üzerine bir ağırlık çökmüştü. Haftanın yorgunluğu
, maçın gerginliği, sınav stresleri ve çayla birlikte yenilenler ... onu iyice gevşetmişti
” nasıl olsa simdi çalışamam” diye düşündü
ve dinlendikten sonra çalışmaya karar
verdi.
Saat 19.00 sıralarında içindeki huzursuzluğu bastırmaya gayret ederek
çalışma masasına yönelmişti ki en sevdiği arkadaşıyla ,ailesi onlara misafirliğe
geldi. Misafir varken de ders çalışılmazdı ya ... birlikte sevdikleri diziyi
seyrettiler. Artık kalan zamanında sadece en önemli iki dersi çalışırım diye düşünüyordu.
Fakat yavaş yavaş uyku bastırmaya başlamıştı. Eğer uyumazsa yeni başlayan haftaya
yorgun ve uykusuz girecekti. Bu sebeple kendi kendine söyle dedi.” Bugün çalışamadım.
AMA YARIN SÖZ ÇALISACAGIM”. Yarı sıkıntılı yarı huzurlu odasının yolunu son kez
tuttu. Ancak çalışmak için değil , uyumak için...
Hasta
Dr. Paul Ruskin, öğrencilerine yaşlanmanın psikolojik belirtilerini öğretirken onlara
su olayı okur :
" Hasta ne konuşuyor, ne de söylenenleri anlıyor.Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler
geveliyor.Zaman, yer ya da kişi kavramı yok.Yalnız, nasıl oluyorsa, kendi adi söylendiğinde
tepki veriyor.Son altı aydır onun yanındayım, ne görünüşü için bir çaba sarf ediyor
ne de bakım yapılırken yardımcı oluyor.Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor ve giydiriyor.Dişleri
yok, yiyeceklerin püre halinde verilmesi gerekiyor. Gömleği salyalarından dolayı
sürekli leke içinde.Yürümüyor.Uykusu sürekli düzensiz.Gece yarısı uyanıp çığlıklarıyla
herkesi uyandırıyor.Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada bir sebep yokken
sinirleniyor.Biri gelip onu yatıştırana kadar da feryat figan bağırıyor."
Bu olayı okuduktan sonra, Ruskin öğrencilerine böyle birinin bakımını üstlenmek
isteyip istemediklerini sorar.
Öğrenciler bunu yapamayacaklarını söylerler.Ruskin, kendisinin bunu büyük bir zevkle
yaptığını ve onların da yapması gerektiğini söyleyince öğrenciler şaşırırlar.Daha
sonra Ruskin hastanın fotoğrafını dolaştırmaya baslar. Fotoğraftaki doktorun altı
aylık kızıdır. Dr. Ruskin, Amerikan Tip Birliği Dergisindeki makalesinde,(günümüzde
çok yaşandığı gibi ) gülünç bir yanlış anlamanın insana nasıl tamamen farklı bir
perspektif kazandıracağını anlatmaktadır. Belki de hayatta yasadığımız birçok şey
bize önyargılarımız ve bakış açılarımız tarafından dayanılmaz ve zor gözükebilir...
Allen Klein"den
Ayakkabı
20. yy başlarında makineleşmenin başladığı dönemlerde İtalyan bir ayakkabı firması
iki temsilcisini araştırma yapmaları için Afrika' nın farklı bölgelerine gönderir.
Bir ay sonra her ikisinden de iki farklı telgraf gelir.
Birincisi; -Biz burada tutunamayız, çünkü hiç kimse ayakkabı giymiyor, derken
İkincisi;
-Biz burada çok iyi iş yaparız, çünkü hiç kimsenin giyecek ayakkabısı yok.
şeklinde telgraf çekerler.
Servet
Bir gün Avrupa'nın ünlü sanat merkezi kentlerinden birinde gezen çocuğun biri bir
vitrinde çok hoş bir tablo görür. Tablo belli ki oldukça pahalıdır. Çocuk bu tabloyu
bir sonraki sene abisinin doğum gününe almayı ister ve bir iş bulup kıt kanaat geçinerek
biriktirdiği tüm para ile o mağazaya gider.
Şanslıdır tablo hala satılmamıştır. içeri girer ve tabloyu bir süre yakından izledikten
sonra resmi yapan sanatçıyı bulur ve:
"Abimin doğum günü için bu resmi satın almak istiyorum, tüm paramda bu kadar" der.
Ressam bir süre düşündükten sonra. Resmi paketler ve satar. Çocuk paketini alır
ve teşekkür ederek çıkar. Mağazada adamın arkadaşları da vardır ve şaşkın şaşkın
sorarlar:
Sen ne yaptın o resmin değeri milyonlar ederdi. Neden bu kadar cüzi bir fiyata sattın?
Adam cevap verir:
Evet ben bu resme milyonlarını verecek bir sürü insan bulabilirdim ancak tüm servetini
bu resme verecek kaç kişi bulabilirdim...
NASIL BAKARSAN ÖYLE GÖRÜRSÜN
Fransa’da, ağır isçilerin isleri hakkında ne düşündüklerini incelemek üzere araştırmayı
yürüten bir görevli, bir inşaat alanına gönderilir. Görevli, ilk isçiye yaklaşır
ve sorar:
“Ne yapıyorsun?”
“Nesin sen, kör mü?” diye öfkeyle bağırır isçi.
“Bu parçalanması imkansız kayaları ilkel aletlerle kırıyor ve patronun emrettiği
gibi bir araya yığıyorum. Cehennem sıcağında kan ter içinde kalıyorum. Bu çok ağır
bir is, ölümden beter.”
Görevli hızla oradan uzaklaşır ve çekinerek ikinci isçiye yaklaşır. Ayni soruyu
sorar:
“Ne yapıyorsun?” İşçi cevap verir:
“Kayaları mimari plana uygun şekilde yerleştirilebilmeleri için, kullanılabilir
sekle getirmeye çalışıyorum. Bu ağır ve bazen de monoton bir iş, ama karım ve çocuklarım
için para gerekli sonuçta bir isim var. Daha kötü de olabilirdi.”
Biraz cesaretlenen görevli üçüncü isçiye doğru ilerler.
“Ya sen ne yapıyorsun?” diye sorar.
“Görmüyor musun?” der isçi kollarını gökyüzüne kaldırarak. “Bir katedral yapıyorum.”
Bu hikayenin enteresan tarafı her üç isçinin de ayni isi yapıyor olmaları.Görmeyi
seçtiğiniz yol sizin tutumunuza bağlıdır. Bugün hava biraz bulutlu mu yoksa biraz
güneşli mi? Güllerin dikeni mi vardır, dikenli dalların gülleri mi? Bardağın yarısı
bos mudur, yarısı dolu mu? Yoksa bardak olması gerekenin iki kati büyüklükte midir?
Seçim size ait....
YILDIZLARI GÖRMEK
Thelma Thompson anlatiyor:
Harp sırasında kocam New Mexiko'daki Mojave colune gönderilmişti. O, colde
tatbikata katılırken yanında olabilmek için ben de colun yolunu tuttum. Kendimi
cehennemim kucağına atmıştım. Ortalık yanıyordu. Küçük bir kulübede oturuyordum.
Ve yanında olmak için tehlike-
ye atılarak geldiğim kocamı unutmuş, can derdine düşmüştüm. Etrafımdaki Meksikalılar
ve yerliler, tek kelime İngilizce bilmediğinden kimseyle konuşamıyordum.Sıcak rüzgar,
bir taraftan bedenimi kavuruyor, bir taraftan da yediğim yemeği de, ağzımı burnumu
da kumla dolduruyordu.Canıma yetmişti. kağıda kaleme sarılıp babama bir mektup yazdım.
Gelin beni buradan alin dedim. Burada yasamaktansa hapishanede yaşamayı tercih ederim.
Babamı beklerken cevabi geldi. Sadece iki satir yazmıştı "İki adam hapishane penceresinden
dışarıya baktı. Biri çamuru gördü, diğeri yıldızları." Bu iki satiri okuyunca utancımdan
kıpkırmızı kesildim. Ben hep çamuru görmüştüm. Halbuki yıldızlar da vardı. Derhal
yerlilerle dost oldum. Kilimlerine, çanak ve çömleklerine olan hayranlığımı belirttim.
Turistlere para ile vermeye
yanaşmadıkları kıymetli eşyalarından bana hediyeler verdiler. Kaktüsleri, vukka
ve erguvan ağaçlarını inceledim. Kır köpeklerini tanıdım. Col gurubunu seyrettim.
Col, yüzlerce
yıl önce deniz dibi olduğundan kumun içinde deniz hayvanlarının kabuklarını aradım.
Ne değişmişti de dün nefret ettiğim cole bugün bağlanmıştım. Col mu değişmişti?
Hayır. O yine kavuruyordu. Yerliler mi değişmişti? Hayır.Onlar, yine İngilizce bilmiyorlardı.
Sadece ben değişmiştim. Pencereden kafamı uzatmış ve yıldızları görmüştüm.
ÇOK ŞEY ÖĞRENDİK
Thomas Edison elektrik ampulünü çalıştırmak için tam iki bin farklı madde denemiş
ama hiçbirisi işe yaramamıştı. Bilim adamının yardımcısı aylar süren bu çabaları
sızlanarak şikayet etti:
“Bütün emeğimiz boşa gitti. Hiçbir şey elde edemedik.”
Edison kendinden emin bir sesle cevapladı yardımcısını
“Hayır! Çok uzun bir yol kat ettik ve çok şey
öğrendik. İyi bir ampulün çalışması için iki bin maddenin kullanılmayacağını öğrendik.”
ÇOCUK ZEKASI
Dev bir kamyon bir üstgeçidin altından geçerken yüksekliği fazla geldiği için sıkışmıştı
bir türlü oradan çıkamıyordu. Polis sorunu çözmek için hemen kentin en parlak mühendislerinin
getirtti. Mühendisler yanlarında getirdikleri bilgisayarlarıyla hesaplar yaptılar
saatlerce aralarında tartışıp uğraştılar ne var ki bir türlü üst geçide zarar vermeden
kamyonu oradan nasıl çıkaracaklarına karar vermediler.
Uzun süredir onları izlemekte olan yedi yaşlarında
küçük bir oğlan çocuğu yanlarına gelip pantolonunu çekiştirdi ve saygılı bir ses
tonuyla “Bayım” dedi. “Lastiklerin havasının biraz indirirseniz…” Böylece bacak
kadar çocuğun aklıyla koca problem çözülmüş oldu.
YILDA İKİ KEZ ÜRÜN VEREN AĞAÇ
Halife Harun Reşid Bağdat civarında gezerken bir
ihtiyarın bahçesine hurma ağacı dikmekte olduğunu gördü. Yanına gitti ve merakla
sordu:
“Meyvesini yiyemeyeceğin bir ağacı neden dikiyorsun?
Bilmez misin ki hurma ağacı meyvesini ancak kırk yıl sonra veren bir ağaçtır.”
İhtiyar saygılı bir ifadeyle bahçesindeki öteki
ağaçları gösterdi:
“Bu ağaçları dikenler meyvelerini yiyemediler
ama bizim yıllar sonra şimdi yiyebilmemizi sağladılar” dedi. “Ben de bunu dünyaya
bundan sonra gelecekler için dikiyorum.”
İhtiyarın cevabını beğenen Harun Reşid kesesinden
bir altın çıkardı ve ihtiyara verdi.
Yaşlı adam altını aldı ve “ Allah’a şükürler olsun”
dedi.
Harun Reşid bir kez daha meraklanmıştı. Adam kendisine
şükür etmek yerine Allah’a şükretmişti.
“Niçin şükrediyorsun?” diye sordu.
İhtiyar bilgece gülümseyerek cevapladı:
“Elbetteki şükredeceğim. Herkes diktiği ağacın
meyvesini kırk yıl sonra alırken ben bugün diktiğim ağacın meyvesini bugün alıyorum
Harun Reşid bu akıl dolu cevabı da çok beğendi
ve bir altın daha bağışladı
Yaşlı adam ikinci altını alıp yine Allah'ım sana
şükürler olsun dedi Sonra Harun Reşid’e in sormasını beklemeden bunun da nedenini
açıkladı.
İkinci defa şükrettim. Çünkü başka kişiler bahçelerinden
yılda bir kez ürün alırlarken ben bir günde hem de iki kez ürün alıyorum…
EN BÜYÜK DERS
Bir adam,
Büyük Okyanus’un ortasında bir tahliye salında yolunu kaybetmişti. Yirmibir gün
boyunca bu şekilde sürüklendikten sonra, yeri tesbit edilip kurtarılan adam, bu
olay sonucu Amerika’da büyük bir ün kazanacaktı.
Ünlü Amerikalı yazar Dale Carnegie, bir gün Rickenbacker
adlı bu adama, yaşadığı bu tecrübeden neler öğrendiğini sordu.
Adamın verdiği cevap şuydu:
“Bu tecrübeden edindiğim en büyük ders, insanın
içebileceği kadar tatlı suyu ve yiyebileceği kadar ekmeği olduktan sonra, hayatta
hiçbir şeyden şikayet etmemesi gerektiğidir.”
MARANGOZ
Yaşlı bir marangozun emeklilik çağı gelmişti. İşveren müteahhidine, çalıştığı konut
yapım isimden ayrılmak ve esi, büyüyen ailesi ile birlikte daha özgür bir yasam
sürmek tasarısından söz etti. Çekle aldığı ücretini elbette özleyecekti. Emekli
olmak ihtiyacındaydı, ne var ki. Müteahhit iyi isçisinin ayrılmasına üzüldü. Ve
ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev daha yapmasını rica etti. Marangoz
kabul etti ve ise girişti, ne var ki gönlünün yaptığı iste olmadığını görmek pek
kolaydı. Bastan savma bir isçilik yaptı ve kalitesiz malzeme kullandı. Kendini adamış
olduğu mesleğine böyle son vermek ne talihsizlikti!.. İşini bitirdiğinde, işveren,
evi gözden geçirmek için geldi. Dış kapının anahtarını marangoza uzattı. “Bu ev
senin” dedi, “sana benden hediye”. Marangoz soka girdi. Ne kadar utanmıştı! Keşke
yaptığı evin kendi evi olduğunu bilseydi! O zaman onu böyle yapar miydi! Bizim için
de bu böyledir. Gün be gün kendi hayatimizi kurarı. Çoğu zamanda, yaptığımız
elimizden gelenden d a azını koyarız. Sonra da , soka girerek, kendi kurduğumuz
evde yasayacağımızı anlarız. Eğer tekrar yapabilsek, çok daha farklı yaparız. Ne
var ki, geriye dönemeyiz. Marangoz sizsiniz. Her gün bir çivi çakar, bir tahta koyar
ya da bir duvar dikersiniz. “hayat bir kendin yap tasarımıdır” demiştir biri. Bugün
yaptığınız davranış ve seçimler,yarin yasayacağınız evi kurar. Öyle ise onu akıllıca
kurun. Unutmayın. Paraya ihtiyacınız yokmuş gibi çalısın.Hiç incinmemişsiniz gibi
sevin.Kimse izlemiyormuş gibi dans edin.
ÖNYARGI
Uzaklarda bir köyde, kocası, çocuğu dogmadan ölmüş, tek basına yasayan hamile bir
kadın kendisine arkadaş olması açısından dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği
evinde beslemeye baslar. Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz. Her ne
kadar evcil bir hayvan olmasa da, oldukça uysaldır. Bir kaç ay sonra kadının çocuğu
doğar. Tek başına tüm zorluklara göğüs germek ve yavrusuna bakmak zorundadır. Günler
geçer ve kadın bir gün bir kaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak ve yavrusunu
evde bırakmak zorunda kalır...Gelincikle bebek evde yalnız kalmışlardır.Aradan biraz
zaman geçer ve anne eve gelir. Gelinciği ve kanlı ağzını görür. Anne çıldırmışçasına
gelinciğe saldırır ve oracıkta öldürür hayvani. Tam o sırada içerdeki odadan bir
bebek sesi duyulur.Anne odaya yönelir... Ve odada beşiği, beşiğin içindeki bebeği
ve bebeğin yanında duran parçalanmış bir yılanı görür.Einstein'in söylediği rivayet
edilen bir söz var. "insanlardaki önyargıyı parçalamak benim atomu parçalamamdan
çok daha zor"
KURABİYE HIRSIZI
Bir gece kadının biri bekliyordu havaalanında, Daha epeyce zaman vardı uçağının
kalkmasına Havaalanındaki dükkandan bir kitap ve Bir paket kurabiye alıp,
buldu kendisine oturacak bir yer. Kendisini kitabına öyle kaptırmıştı ki, ama yine
de Yanında oturan adamın olabildiğince cüretkar bir şekilde Aralarında duran paketten
birer birer kurabiye Aldığını gördü, ne kadar görmezden gelse de. Bir taraftan kitabını
okuyup, bir taraftan kurabiyesini yerken, Gözü de saatteydi, “kurabiye hırsızı”
yavaş yavaş tüketirken kurabiyelerini. Kulağı saatin tiktaklarındaydı ama yine de
engellemiyordu tik Taklar sinirlenmesini. Düşünüyordu kendi kendine, “Kibar bir
insan olmasaydım, Morartırdım şu adamın gözlerini!” Her kurabiyeye uzandığında,
adam da uzatıyordu elini. Sonunda pakette tek bir kurabiye kalınca, “Bakalım şimdi
ne yapacak?” dedi kendi kendine. Adam yüzünde asabi bir gülümsemeyle Uzandı son
kurabiyeye ve böldü kurabiyeyi ikiye.Yarısını kurabiyenin atarken ağzına, verdi
diğer yarıyı kadına.Uçağının kalkacağı anons edilince bir iç çekti rahatlamayla,Topladı
eşyalarını ve yürüdü çıkış kapısına,Dönüp bakmadı bile “kurabiye hırsızı”na. Uçağa
bindi ve oturdu rahat koltuğuna,Sonra uzandı, bitmek üzere olan kitabına.Çantasına
elini uzatınca, gözleri açıldı şaşkınlıkla.Duruyordu gözlerinin önünde bir paket
kurabiye” Çaresizlik içinde inledi, “Bunlar benim kurabiyelerimse eğer; Ötekiler
de onundu ve paylaştı benimle her bir kurabiyesini!” Özür dilemek için çok geç kaldığını
anladı üzüntüyle, Kaba ve cüretkar olan, “kurabiye hırsızı” kendisiydi işte…
PROFESYONEL