BALTAYI BİLEMEK

"Çalışacağım ve kendimi hazırlayacağım. Ve bir gün şans kapımı çalacak." Abraham LINCOLN

Bir ormanda iki kişi ağaç kesiyormuş. Birinci adam sabahları erkenden kalkıyor, ağaç kesmeye başlıyormuş, bir ağaç devrilirken hemen diğerine geçiyormuş. Gün boyu ne dinleniyor ne öğle yemeği için kendine vakit ayırmıyormuş. Akşamları da arkadaşından bir kaç saat sonra ağaç kesmeyi bırakıyormuş. İkinci adam ise arada bir dinleniyor ve hava kararmaya başladığında eve dönüyormuş. Bir hafta boyunca bu tempoda çalıştıktan sonra ne kadar ağaç kestiklerini saymaya başlamışlar. Sonuç: İkinci adam çok daha fazla ağaç kesmiş. Birinci adam öfkelenmiş :

"Bu nasıl olabilir? Ben daha çok çalıştım. Senden daha erken işe başladım, senden daha geç bitirdim. Ama sen daha fazla ağaç kestin. Bu işin sırrı ne?" İkinci adam yüzünde tebessümle yanıt vermiş :
"Ortada bir sır yok. Sen durmaksızın çalışırken ben arada bir dinlenip baltamı biliyordum. Keskin baltayla, daha az çabayla daha çok ağaç kesilir."
Kendimizi geliştirmek, baltamızı bilemektir. Kendimize zaman ayırıp,yaşamımızı objektif bir bakışla gözden geçirmektir. Zayıf bulduğumuz alanlarımızı geliştirmek için çaba göstermektir. Bu zihnimizin, ruhumuzun karakterimizin güçlenmesi için olmazsa olmaz bir koşuldur.

Delfi'deki ünlü tapınakta Sokrates'in şu sözü yer alır: "İnsan Kendini Tanı" Kendini tanımak, şu anda olduğumuz noktayla olmak istediğimiz nokta arasındaki yoldur. Kendini tanımak, kendimizi nasıl gördüğümüz ile başkalarının bizi nasıl gördüğü arasında açı olmaması anlamına gelir. Bireysel ve iş yaşamımızda başarılı, mutlu ve doyumlu olmak istiyorsak, baltamızı bilemek için kendimize zaman ayırmalıyız...

EŞEK

 

Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin eşeği, kuyunun birine  düşmüş.
Niye düşer, nasıl düşer sormayın.  Eşek bu.  Düşmüş iste. Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı, belki üzerine de toprak dökülmüştü. Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, üzerindeki toprakta biten otları yemek isteyen  eşeğin ağırlığını çekemedi ve güm diye eşeği  yuttu kuyu. Hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı, bağırdı kendi dilinde. Sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kütü.
Zavallı eşeği kuyunun dibinde melül mahzun bakınıyor. 
Üstelik yaralanmış. Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hisseden adamcağız köylüleri yardıma cağırdı. Ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak soruları havada kaldı. Sonunda karar verildi ki kurtarmak için çalışmaya değmez.  Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek ve hayvanı kuyuya gömmek 

 Ellerine aldıkları küreklerle etraftan  kuyunun içine toprak attılar.  Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe doktu. Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz Daha yükseldi ve sonunda yukarıya kadar çıkmış oldu.Köylüler ağzı açık kalakaldı.Kıssadan hisse;  Hayat, bazen bizim de üzerimize abanır.(Ne bazeni, çoğu zaman.) Üstümüzü toz toprakla örtmeye çalışanlar çok olur.  Bunlarla baş etmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil, düşünüp silkinmek  ve kurtulmak, aydınlığa adim atmaktır. Kör kuyuda olsak bile !

TEK KOLLU ŞAMPİYON

Çoğu insan eksik düşündüğü yönlerini göstermek istemez. Eksikliklerini herkesten saklamanın daha büyük bir eksiklik olduğunu anlamaz. Aşağıdaki hikayeyi okuduğunuzda bir eksikliğin üstünlüğe nasıl dönüştüğünü göreceksiniz.
9 yaşındaki bir Japon çocuğun en büyük hayali günün birinde çok iyi bir judocu olmaktır. Fakat talihsiz bir trafik kazası sonucu sol kolunu tamamıyla kaybeder. Hem çocuk hem de ailesi yıkılır. Ailesi sırf çocuk oyalansın diye, Japonların en unlu hocalarından birini tutarlar.
Hoca kolları sıvar, çocuğa tek kolla yapabileceği yegane fırlatma hareketini öğretir. Gece gündüz çocukla beraber bu hareketi çalışırlar. Bir müddet sonra çocuk hareketi gayet iyi ve hızlı bir şekilde yapmaya baslar, fakat hocası çocuğa her gün saatler boyu aynı hareketi adeta ezberletir. Çocuk bu hareketten sıkılır ve yeni hareketler öğrenmek istedikçe hocası bu hareketi dünyada en hızlı sen yapana dek çalışmasını ve başka hareket öğretmeyeceğini söyler. Bir müddet sonra çocuk bu hareketi yıldırım hızıyla yapmaya alışır. Bunun üzerine hoca çocuğa artık bir turnuvaya katılma zamanının geldiğini söyler. Olacak şey değildir. Tek kollu bir judocu tek hareketle turnuvaya katılacak. Çocuk itiraz ettikçe hocası "Evlat; sen öğrendiğin hareketi yap, gerisini merak etme" diye öğütte bulunur.
1. tur 2. tur derken çocuk turlar? gayet rahat geçer. En nihayet finale gelir. tek hareket bilgisi ile finale kadar gelen çocuğun finaldeki rakibi bölgenin en iyi judocusudur. Çocuk dev cüsseli rakibini görünce korkar. Hocası yine sakindir, "evlat sen bu harekette dünyada teksin, kendi oyununu yap yeter" der. Çocuk rakibine kendi hareketini şimşek hızıyla uygular, rakip kalktıkça ayni hareketi yineler. İnanılır gibi değildir, çocuk tek kolla tek hareket sayesinde şampiyon olmuştur.
Çocuk dayanamaz ve hocasına sorar "hocam inanamıyorum,ben nasıl şampiyon oldum?" der.Hocası yine sakin ifade ile söyle cevaplar, "Bu zaferin iki sırrı var oğlum.Birincisi judonun en güç hareketlerinden birini çok iyi yapabilmendir. İkincisi bu harekete karşı tek bir savunma vardır.O da hareketi yapanın sol kolunu tutmak!...

HAYAL HIRSIZI

Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışa koşarak atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin genç oğluna kadar uzanır. Babasının işi nedeniyle çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı. Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası. çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine  sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı.  Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi. Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev,  tam kalbinin sesiydi.. İki gün sonra ödevi geri aldı.
Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir "0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı.
"Neden "0" aldım?" diye merakla sordu hocasına, çocuk."Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi  olmayan bir hayal"  dedi, hocası. "Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun. Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da
alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız" ve ekledi: "Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden
yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm." çocuk evine döndü ve uzun düşündü. Babasına danıştı. "Oğlum" dedi babası "Bu konuda kararını kendin vermelisin. Bu senin hayatin için oldukça önemli bir secim!." çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına.. "Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin" dedi.. "Ben de hayallerimi..".....
O, orta 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki  1000 metrekarelik evinde oturuyor.
Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde çerçevelenmiş olarak asili. Öykünün en can alici yani su: Ayni öğretmen, gecen yaz 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi. Çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine "Bak" dedi, "Sana simdi söyleyebilirim. Ben senin öğretmeninken, hayal hırsızıydım. O yıllarda öğrencilerimden pek çok hayal çaldım. Allah" tan ki, sen, hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın."

MUTLU KALIN,
ESEN KALIN,
SEVGIYLE KALIN.

BU ADAMI KİMSE DURDURAMAZ

 

   Glenn Cunningham beş yaşında bacakları feci şekilde yandıktan sonra sakat kalmış ve yaşamının geri kalanını tekerlekli sandalyeye mahkum geçirir düşüncesiyle doktorlar tarafından kendi haline bırakılmıştı. ‘Bir daha yürümesi mümkün değil. Hiç şansı yok’ demişlerdi.

  

Doktorlar bacaklarını incelemişler,ama Glenn’nin kalbini dikkate almamışlardı. O doktora kulak asmadı ve yürümeye çalıştı. Yatakta yata yata zayıf kalan kıpkırmızı bacakları yara içindeydi. Glenn,’Gelecek hafta,yataktan kalkacağım ve yürüyeceğim’ dedi. Bunu başardı.

  

Annesi perdeyi açtığında Glen’in bahçedeki eski tırmığa nasıl ulaştığını camdan izlediğini anlatıyordu. Her birini bir elinde tutarak çarpılmış bacaklarına hareket kazandırmıştı. Her bir adımda acıyı yaşayarak, yavaş yavaş yürümeye başladı. Önce hızlı hızlı yürümeye başladı,pek zaman geçmeden de koşmaya. Koşmaya başladıktan sonra daha kararlı biri olup çıkmıştı.

  

 ‘Hep yürüyeceğime inandım ve başardım. Şimdi de herkesten daha hızlı koşacağıma inanıyorum.’ Bunu da başardı.

  

1934 yılında 4.06’yla dünya rekorunu kırarak maratonda da kendini ispat etmişti. Madison Sguare Garden’da yüzyılın en başarılı atleti olarak onurlandırılmıştı.

 

Jeff Yalden

KAZANAN VE KAYBEDEN

Kazanan her zaman çözümün bir parçasıdır,
Kaybeden her zaman problemin bir parçasıdır.
Kazananın her zaman bir programı vardır,
Kaybedenin her zaman bir özrü vardır.
Kazanan "Bu isi senin için yaparım" der,
Kaybeden "Benim isim değil ki" der.
Kazanan her sorunda bir çözüm görür,
Kaybeden her çözümde bir sorun görür.
Kazanan "Uzak ama yolu biliyorum" der,
Kaybeden "Yakın ama yolu bilmiyorum" der.
Kazanan çakılların yanındaki çimeni görür,
Kaybeden çimenin yanındaki çakılları görür.
Kazanan "Zor olabilir ama mümkün" der,
Kaybeden "Mümkün ama çok zor" der.
Kazanan konuşmak yerine yapar,
Kaybeden yapmak yerine konuşur.
Kazanan ağlamak yerine çalışır,
Kaybeden çalışmak yerine ağlar.
Kazanan beynini çalıştırır,
Kaybeden çenesini .....

YETENEK YETMEZ BİR ŞEY DAHA...!

 

Mutlu insan, karşısına çıkan engelli yolda bile manzaranın güzelliğinin hazzını yaşayabilen insandır.

 

Beklenilenden fazlasını vermek, başarının kurallarından biridir.

Bir ajansa çaycı olarak giren ilkokul mezunu Ömer, kapak düzeni yapan Selma’nın bilgisayarda yeni motifler yaratmasını hayranlıkla izliyordu. Selma akşam saat tam altıda mesaisini bitirip evine gidiyor, Ömer ise bilgisayarının başına geçiyor, gün boyu göz ucuyla izleyerek öğrendiği bilgilerle bilgisayarı keşfetmeye çalışıyordu. Gece yarılarına kadar bilgisayarın başından ayrılmıyordu. Güvenilir bir eleman olduğu için patronu onun bilgisayar sevdasına engel olmuyordu.

Ömer iki sene boyunca kendini geliştirdi. Patronu, hala Ömer’in yapacak işi olmadığı için bilgisayarla oyalandığını sanıyordu.

Bir gün iki kitap kapağının ertesi sabaha kadar bitmesi gerekiyordu. Selma, mesaisinin saat altıda bittiğini söyleyerek bir dakika daha fazla kalmayacağını söyledi. Aksi ve yeteneğine çok güvenen bir kadındı. Patron burnundan soluyordu. Sessizce olan biteni izleyen Ömer bilgisayarın başına geçti ve patronun şaşkın bakışları altında iki harikulade kapak yarattı. Son iki kapak eskilerden kat kat güzel olduğu için patron çok memnundu.

Ömer, bugün grafiker. Selma ise “cahil” bir çaycıyı ona tercih eden patronu suçluyor. Haddini bilmediği için Ömer’i suçluyor. Değerinin bilinmediğini söylüyor. Patronun onu sömürdüğünü söylüyor, söylüyor… suçluyor… söylüyor… suçluyor.

Selma bugünlerde iş arıyor. Ona iş vermek isteyeniniz var mı? Hem de okullu olduğu için kendisinin layık olduğunu düşündüğü bir maaşla?

Ömer, bugünlerde TV’de gördüğü reklamlara daha iyi metinler yazmaya çalışıyor. Bunu oyun olarak yapıyor ve etkili reklam sloganları yaratıyor. Daima deneyimli metin yazarı arayan reklam firmaları, ilkokul mezunu Ömer’i ne zaman keşfedecek?

Ömer kendisini geliştirmek, öğrenmek ve eğlenmek için düzenli çaba gösterdi. Patronun gözüne girmek, hatta grafiker olmak onun bilinçli amacı değildi. Sadece yaratıcılığını kullanmaktan zevk alıyordu Ömer.

İşinizde ve özel hayatınızda bir çaycı gibi hep aynı şeyi mi tekrarlıyorsunuz? Yoksa yaratıcılığınızı mı ifade ediyorsunuz? “Kullan beni” diyerek sabırla bekleyen öyle çok yeteneğiniz var ki.

Sevgiyle hoşça olun.

 

SEYAHATTEKİ MUTLULUK

 

         İki kardeş evlerinin arkasına büyük bir delik kazmaya karar vermişlerdi. Çalıştıkları sırada onlardan daha büyük iki çocuk da onları izliyordu.

         “Ne yapıyorsunuz diye sordu?” diye sordu çocuklardan bir tanesi.

         Diğer çocuklar kahkahalarla gülmeye başladılar ve onlara dünyanın içinden geçecek bir delik kazmanın imkansız olduğunu söylediler.

         Uzun bir sessizlikten sonra kazı yapan çocuklardan bir tanesi yerden içi örümcek solucan ve geniş bir böcek çeşidini içeren bir kavanoz aldı. Kapağı açarak kendileriyle dalga geçen ziyaretçilerine kavanozun içindeki muhteşem manzarayı gösterdi. Sonra da sakin ve kendinden emin bir şekilde “Sonuna kadar kazamasak bile bakın yol boyunca neler bulduk” dedi.

         Hedefleri elbette ki çok iddialıydı ama onların kazmaları için bir amaç teşkil ediyordu. Ki hedefler de zaten bunun için değil midir?hedefleri olmasa o yolda ilerleyebilirler mi?

         Şimdi kendinize sorun: “Her hedefe eksiksiz bir şekilde ulaşılacak her iş başarılı bir şekilde tamamlanacak. Her umut gerçekleşecek her sevgi kalıcı olacak her çaba sonuçlanacak diyenlerden misiniz? Yoksa hedefine yürümenin zevkini tadabilen ve “ Evet ama yol boyunca elde ettiklerime bir bak! Bir şeyler yapmayı denediğim için kazandığım şu mükemmel şeylere bak!” diyebilenlerden mi?

 

HAYAT UZUN BİR MARATON

 

            Hava çoktan kararmış maraton koşusu sonuçlanalı bir saati geçmişti. Seyircilerin neredeyse hepsi stadyumu boşaltmış temizlik görevlileri etrafı toplamaya başlamıştı. Sona kalan birkaç seyirci de yerlerini terk etmeye hazırlanıyordu ki stadyumun giriş kapısından zenci bir atlet gözüktü. Koşmuyordu sekme ile yürüme arasında bir hareketle bitiş çizgisine ulaşmaya çalışıyordu.

         Yüzünden aksayan ayağından dolayı ıstırap çektiği belli olan Tanzanyalı atlet John S. Akhwari sonunda bitiş çizgisine ulaşmayı başardı. Akhwari 1968 olimpiyatlarındaki bu koşuyla spor tarihine geçti. Ama bunun nedeni yarışı birinciden saatler sonra bitirmesi değil bitiş çizgisine ulaştıktan sonra gazetecilere söyledikleriydi.

         Tanzanyalı atlet yarış sırasında bir kaza geçirmiş ve yaralanmıştı. Tedavisi yapılmıştı ama bacağı hala kanıyordu. Buna rağmen devam etmeye karar vermiş ve kalan birkaç seyircinin takdir dolu alkışlarıyla yarışı bitirmişti.

         Şimdi yanına yaklaşan gazetecilere sordular:

         “Yarışı kazanma şansınızı zaten yitirmişsiniz neden mutlaka bitiş çizgisine ulaşmak için kendinizi zorladınız?”

         Atlet bu soruya şaşırdı ama verdiği cevap soruyu soran gazetecileri utandırmaya yetti:

         “Çünkü halkım beni buraya yarışa başlamam için değil yarışı bitirmem için gönderdi.”

 

YAZI MI TURA MI?

 

Savaşın en kritik anıydı. Japon general düşman ordusu kendi ordusundan sayıca fazla olmasın rağmen, hücum etmeye karar vermişti. Bu çarpışmayı ve dolayısıyla da savaşı kazanacaklarından emindi, ama askerlerinin bu zaferden şüphe duyduğunu biliyordu.

         Savaş meydanına ilerlerken, yolda bir mabedde mola verdiler. Adamlarıyla birlikte orada dua ettiler.

         Duadan sonra, general cebinden metal bir para çıkardı ve askerlerine şöyle seslendi:

         “Şimdi bu parayı havaya atacağım. Eğer tura gelirse kazanacağız demektir. Yazı gelirse kaybedeceğiz demektir, o zaman geri döneceğiz. Kabul ediyor musunuz?”

         Havaya atılacak para ile kendilerine ilahi bir mesaj gönderileceğini düşünen askerler bu teklifi kabul ettiler. Herkes nefesini tutmuş, çıkacak sonucu bekliyordu. General de aynı fikirdeydi:

         “Kaderimiz belki de bu parayla kendisini gösterecek.”

         Bu sözlerden sonra parayı havaya attı. Metal para yere düştükten sonra bir müddet döndü, sonra durdu. Tura gelmişti!

         Askerler coşkuyla birbirlerine sarıldılar. Evet, kazanacaklardı! Kimsenin içinde şüphe kalmamıştı.

         Düşmana bu şevkle hücum ettiler ve sayıca az olmaların rağmen kendilerine duydukları güven sayesinde kısa sürede çarpışmayı da, savaşı da kazandılar.

         Zaferden sonra bir teğmen generalin yanına geldi ve sevinçle:

         “Komutanım, bir kez daha gördüm ki, kimse kaderi değiştiremiyor.”

         “Doğru” dedi general, sonra elini cebine sokup çarpışmadan önce havaya attığı metal parayı gösterdi teğmene.

         Paranın her iki tarafı da turaydı.

 

BAŞARININ ORANI

 

            Hayatta hedeflediği şeyleri bir türlü başaramadığını düşünen bir adam, yaşlı bir baba dostunu ziyarete gitmişti. Yaşlı adam, çevresindeki insanların bilgi ve tecrübesinden istifade ettiği akıllı ve babacan bir adamdı.

 

         Halini hatırını sorduğunda, adam:

         “Vallahi durumum pek iyi değil” dedi ona. “Bir türlü hayatımda istediğim noktaya gelebilmiş değilim. Bakıyorum da, yaptığım işlerin yarıdan fazlasında başarısız oldum. Ne yapmam gerektiğini de bilmiyorum.”

         Yaşlı adam:

         “Buna mı sıkılıyor canın?” diye sordu.

         Adam:

         “Evet” dedi, “size de, akıl danışmaya geldim. Bu durumu düzeltmek için ne yapmam gerekiyor?”

         Bunun üzerine yaşlı adam şu cevabı verdi:

         “Sana tavsiyem, bugün evine giderken bir kütüphaneye uğrayıp New York Times’ın 1970 almanağını bulman ve 930. sayfasına bakmandır” dedi. “Orada sana lazım olan şeyi bulacaksın”.

         Adam, yaşlı baba dostunun evinden ayrıldıktan sonra, koşar adım bir kütüphaneye gitti. New York Times’ın 1970 almanağını buldu ve 930. sayfasını heyecanla açtı. Ama hayal kırıklığına uğradı.

         Zira, bu sayfada, beyzbol oyunuyla ilgili istatistiklerden başka bir şey yoktu. Dünyanın en iyi beyzbol oyuncuları ve isabet yüzdeleri vardı yalnızca. Almanağın verdiği rakamlara göre, bu alanda birincilik, Ty Cobb’a aitti. Ty Cobb, kendisine atılan her on topun 3.67’sine isabetle vurmayı başarmıştı. Beyzbol tarihinin en ünlü oyuncularından Babe Ruth bile bu orana ulaşabilmiş değildi.

         Adam, evine vardığında, ilk iş olarak yaşlı baba dostuna telefon etti:

         “Almanağa baktım. Ty Cobb, 3.67 yazıyor” dedi.

         Yaşlı adam, kısık kısık güldükten sonra:

         “Gördün mü?” dedi. “Beyzbolda topa isabet bakımından bir numaralı oyuncu bile 3.67’de kalmış. Bunun anlamı nedir? Kendisine gelen her üç topun ancak birine doğru düzgün vurabilmiş. Sen ne umuyorsun ki?”

         Adam:

         “Şimdi anladım” dedi, “pek de başarısız olmadığımı, ama beklentilerimi makul bir düzeye indirmem gerektiğini söylüyorsunuz.”

 

 

DENEMEZDİM

 

George Dantzing anlatıyor: Berkley’de California Üniversitesi Matematik bölümü öğrencisiydim Her zamanki gibi sınıfa geç girdim ve tahtadaki  iki soruyu ev ödevi sanarak defterime geçirdim.O akşam,soruların üzerinde çalışırken bunun profesörün verdiği en zor ödev olduğunu gördüm.Her gece ,başarmasam da sırasıyla her iki problemin üzerinde saatlerce çalıştım.Bir kaç saat sonra beynimde bir şimşek çaktı ve her iki problemi birden çözdüm. Ertesi gün cevapları okula götürdüm. Profesör masanın üzerine bırakmamı söyledi.Masanın üzerinde kağıttan bir tepe olmuştu.Benim kağıdımın bunların arasında kaynayacağını düşünüp sırama üzgünce oturdum.Altı hafta sonra bir Pazar sabahı kapının vurulmasıyla uyandım.Kapıda profesörü görünce dondum kaldım.-“George George diye bağırıyordu.Problemi çözmüşsün dedi.Tabi ki diye cevap verdim. Çözmem gerekmiyor muydu? Diye sordum.Profesör tahtaya yazılmış olan o iki problemin ev  ödevi olmadığını dünyanın en önde gelen matematikçilerin şimdiye kadar çözememiş oldukları iki ünlü problem olduğunu açıkladı.Bir kaç gün içerisinde ikisini birden çözebildiğime inanmıyordu .  Birisi bana onların iki ünlü çözülmemiş problem olduğunu söyleseydi,sanırım onları çözmeyi denemezdim bile……..

 

Everest'i Yenmek...

Sir Edmund Hillary 29 Mayıs 1953 tarihine değin zirvesini kimsenin göremediği Everest'e tırmanan ilk kişiydi. Bunu o başardı ve bu başarısı nedeniyle Kraliçe Elizabeth tarafından kendisine şövalye unvanı verildi. Hillary'nin bu başarısının altındaki öyküsünü ve gizini, onun "High Adventure" (Yüksek Serüven) adlı kitabını okuyunca öğrendik. Sir Hillary, 1952 yılında da Everest'e çıkma girişiminde bulunmuş, fakat bu girişimi başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Bu girişiminden birkaç hafta sonra İngiltere'de bir okulun öğrencilerine konuşma yapmak için çağrılmıştı. Konuşmanın konusu, onun zirveye tırmanış girişimiydi. Edmunt Hillary, bu girişiminde başarısız olduğunu kabul ettikten sonra bir süre durdu ve mikrofonu bırakıp, konuşma kürsüsünün yanında duran Everest'in büyük boy fotoğrafı önüne doğru yürüdü. Sonra da fotoğrafa dönüp, yumruğunu havaya kaldırarak, yüksek sesle koca zirveye meydan okudu:

"Beni bu ilk denememde yendin ama, senle davam bitmedi, ey Everest" diye haykırdı. 

"Bekle beni, sana yine geleceğim ve seni bu kez, ayaklarımın altına alacağım..."Everest'e bu meydan okumasından sonra Hillary salondaki öğrencilere döndü ve onlara, bir yıl sonra ulaşacağı başarısının gizini o gün açıkladı:

"Beni bu kez yendiği için Everest gözümde şimdi daha da büyüdü ama" dedi. "Benim bunu bildiğim gibi, o da şunu iyi bilmek zorundadır: Onu yenemediğim için, bendeki inanç ve azim de daha büyüdü, daha güçlendi...

"Bu konuşmadan bir yıl sonra Everest, Hillary'nin ayakları altındaydı...

HEDEFİ GÖRMEYEN BAŞARAMAZ

 

Florance Chadwick hem Fransa’dan İngiltere’ye hem de İngiltere’den Fransa’ya yüzerek Manş denizini her iki yönde geçen ilk bayan yüzücüydü. Bir ideali daha vardı. Catherina adasına California sahiline kadar ki 21 millik mesafeyi yüzen ilk bayan olmak istiyordu. Ama bu iş hiçte o kadar kolay olamayacaktı.

Yılın en sıcak günlerinden 4 Temmuzda bile yüzeceği denizin suyu insanın bedenini uyuşturacak kadar soğuktu. Hava o denli sisliydi ki yüzücü kendisine eşlik eden tekneleri zorlukla seçebiliyordu. Üstelik o bölgede köpek balıklarına rastlanıyordu. Florance soğuğa ve köpek balıklarına rağmen 15 dakika yüzdü. Teknede bulunan annesi ve antrenörü ( başaracaksın! Az kaldı!) diye bağırıyorlardı. Televizyonların başında onu seyreden milyonlarca insan başarısı için dua ediyordu. Sonra 5 mil daha yüzdü. Hatta California sahillerşne sadece yarım mil kaldı. Teknedekilerin bütün teşviklerine rağmen kendisinin sudan çıkarılmasını istedi. Herkes hayal kırıklığı içerisindeydi. Sadece birkaç kulaçlık mesafe kalmışken başarılı yüzücü vazgeçmişti.

Florans Chadwick daha sonra başarısızlığının nedenini şu şekilde açıkladı:

“Önümde hiçbir şey göremiyordum. Karayı görebilseydim başarabilirdim!”

onu durduran ne soğuk ne on altı saat kulaç atmanın yorgunluğu ne de köpek balkılarıydı. Başarısızlığına hedefini görememesi sebep olmuştu!

İki ay sonra Florance yine denedi. Su yine soğuktu köpek balıkları yine vardı sis yine her şeyin üstünü örtüyordu. Ama bu defa Florance sisin ardında bir yerde kıyının olduğunu düşünerek yüzdü hep. Sahilli hayal ederek attı kulaçlarını. ve başardı! Catherina kanalını geçen ilk kadın ünvanını kazandı. Hem de erkeklerinin rekorunu iki saat farkla geçerek!

PARÇA VE BÜTÜN

 

            Henry Ford, her sabah New York’un kuzey kesimindeki evinden çıkar, güney kesimindeki işine yürürmüş. Yürürken de, aklına o upuzun yolun tamamını getirmezmiş. Yola başladığında, “Bir blok ötede çiçekçi vardı; bugün vitrininde ne tür çiçekler var acaba?” diye düşünür, çiçekçiyi geçtikten sonra, iki blok ötedeki gazete bayisine ulaşmayı hedefler, onu da geçince daha ilerideki mağazayı düşünmeye başlarmış. Bu şekilde, her defasında kendisine birkaç yüz metrelik hedef seçtiğinden, kilometrelerce yürüyüşü gözünde hiç büyütmeden bitirirmiş.

         Çözümü parçalara bölmeyi, bu sayede düşünmüş. Yolu parçalara bölerek kolayladığı gibi, otomobil imalatını da bu şekilde kolay ve hızlı hale getirmenin mümkün olup olmadığını düşünmeye başlamış. Ve yürüyen bant üzerinde araba imal etme yolunu bu şekilde keşfetmiş. Motor, bir şerit önünde kayacak, bir işçi birbiri ardınca geçen motorlara hep aynı parçayı ekleyecek, her işçi bir parça eklerken, büyük bir hızla otomobil imal edilmiş olacak. Ve her bir işçi, işinin sadece bir parça ekleyip birkaç vida sıkmak olduğunu bilip, kolaylıkla onu uygulayacak…

KAYBETMEK

Eski zamanların birinde bir otlakta öküz sürüsü yasarmış. Yasarmış yaşamalarına ama civardaki aslanlar bir türlü rahat bırakmazmış onları.Hemen her gün saldırırlarmış bu sürüye. Öküz dediğin öyle yabana atılır bir hayvan değil ki,bir araya toplandılar mi kolayca defetmesini bilirlermiş o koca aslanları. Gerçi bir iki sıyrık alırlarmış ama.. yine de boyun eğmezlermiş aslanların zorbalığına.Gün geçtikçe aslanları almış bir kaygı. Ancak tavsan, fare gibi küçük hayvancıklarla beslenir olmuşlar. Git gide güçten düşmüşler. Eee, aslan bu, hiç fareyle doyar mi. - 'Her halde bize bu otlağı terk etmek düşüyor' demiş aslanlardan birisi. - 'Evet' diye tasdik etmiş diğerleri. Nereye gideriz diye düşünürlerken 'bir dakika' diye bir ses duymuşlar gerilerden. Herkes dönüp bakmış sesin geldiği tarafa.Sürünün en çelimsiz, ama kurnaz mi kurnaz bir ferdi olan Topal Aslan'mış söze atılan. - 'Hayır' demiş, 'hiç bir yere gitmiyoruz. Siz bana bırakın, ben hallederim bu isi.İnanmamış kimse ona ama haydi bir şans verelim ne çıkar diye düşünmüşler.O da almış yanına bir iki aslan gitmiş öküzlerin yanına. Beyaz bayrak çekmeyi de unutmamış. Öküzlerin lideri olan Boz Öküz başta  olmak üzere beş iri kıyım öküz yaklaşmış onlara. Sormuşlar ne istediklerini.
Topal aslan başlamış konuşmaya. Bir yandan da Boz Öküz'ün sivri ve kocaman boynuzlarına bakıp ürperiyormuş. - 'Saygıdeğer öküz efendiler' diye başlamış lafa. 'Bugün buraya sizden özür dilemek için geldik. Biliyorum sizleri çok defa incittik, kim bilir kaçınızda su pençemin izi vardır. Ama inanınız bunların hiç birini isteyerek yapmadık.Biliniz ki biz aslanlar barışçı bir milletiz.
Hele öküzlerle hiç bir alıp vermediğimiz olamaz. Ancak evet size defalarca  saldırdık, ama niye biliyor musunuz? Hep o sizin aranızdaki Sari Öküz yüzünden. Onun rengi öyle sizinkiler gibi değil ki. Gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan alıyor. Onu gördük mü ne kadar barışsever olduğumuzu unutup size saldırıyoruz, ve sürünüze zarar veriyoruz. yoksa bizim sizinle hiç bir alıp veremediğimiz yok. Onun yüzünden hepiniz  zarar görüyorsunuz. Bir türlü hayatınızdan emin rahat rahatlayamıyorsunuz, belki geceleri bile bizim kükrememiz sizin uykunuzu kaçırıyor. Bunların hepsi Sari Öküz'ün suçu. Verin onu bize, siz kurtulun, biz de barış içinde yaşayalım' demiş. Boz Öküz, diğer önde gelenlerle görüşmek üzere geri çekilmiş. Hepsi de sıcak bakmışlar bu teklife. Bir tek yaşlı Benekli Öküz olmaz demiş ama kimseye dinletememiş sesini.Zavallı Sari Öküz kurban  edilmiş  aslanlara. Hepsi birden saldırmışlar zavallı öküzün üzerine. Bir ikisini fırlatmış üstünden ama bitkin düşmüş az sonra. Çırpınmış, haykırmış,yardım istemiş, yalvarmış, ama yokmuş onu işiten. Diğerleri üzülmüşler üzülmesine ama elden ne gelir ki. Bütün sürünün selameti için bir öküz...,gerekliymiş bu.Gerçekten de günlerce sürüye hiç bir saldıran olmamış. Huzur içinde geçer olmuş günleri. Ama aslan milleti bu, ne kadar sabreder ki. Hele öküz etinin tadını aldıktan sonra. Acıktık demişler Topal Aslan'a daha bir kaç hafta bile geçmemişken. O da yine almış yanına bir kaçını,bir defa daha gitmiş Boz Öküz'ün yanına.- 'Selam' diye girmiş söze. ' Gördünüz ya biz aslanlar ne denli uysal milletiz. Doğru kararınız için sizi bir daha kutlamak isterim. Siz de huzur içindesiniz, biz de. Ne mutlu. Yalnız buraya bunları söylemek için gelmedim. Büyük bir problemimiz var.' - 'Nedir?' demiş Boz Öküz merakla.. - 'Su sizin Uzun Kuyruk' demiş Topal Aslan. Öyle uzun bir kuyruğu var ki nereden baksak görünüyor. O kuyruğunu salladıkça bizim de aklimiz başımızdan gidiyor. Gözümüz dönüyor, sürüye saldırmamak için kendimizi zor tutuyoruz. Halbuki siz öylemi ya, hepiniz normal kuyruklusunuz. Bir onun suçu yüzünden korkarım hepiniz zarar göreceksiniz. Gelin verin onu bize bu mevzuyu burada kapatalım. Eskisi gibi barış ve sevgi içinde iki taraf da hayatini sürdürsün. Boz Öküz yine istişare yapmış sürünün ulularıyla. Yine sadece Benekli Öküz olmuş karşı çıkan. Hepsi de verelim gitsin demişler. İstişare daha da kısa sürmüş bu defa.Dışlamışlar Uzun Kuyruk'u sürüden.Saatler sürmüş zavallının çırpınışları ama sonunda o da yenik düşmüş aslanlara.Tekrar tekrar yinelenmiş bu olanlar. Her geçen gün daha da semirmiş aslanlar. Alabildiğince güçlenmişler. Öküzlerse her geçen gün daha da zayıflamışlar, seyreldikçe seyrelmişler. Aslanlar  küstahlaştıkça küstahlaşıyorlarmış. Artık bir sebep bile söyleme gereği duymuyorlarmış. 'Verin bize şu öküzü yoksa karışmayız' derlermiş sadece. Zavallı öküzlerin hayır diyebilecek güçleri kalmamış. Hepsi birer birer can veriyorlarmış aslanların pençesinde.Boz Öküz de aralarında olmak üzere bir kaçı kalmış en sona. Ne oldu bize, ne zaman kaybettik bu harbi aslanlara karşı, oysa ne kadar da güçlüydük? diye sormuş biri Boz Öküz'e. - 'Biz' demiş Boz Öküz gözleri nemli ve sesi pişmanlıkla
titreyerek 'Sari Öküzü verdiğimiz gün kaybettik bu harbi...'

MICHAEL STONE

Avuçları terliyordu. Elini kurulamak için bir havluya gereksinimi vardı. Bir bardak buzlu su susuzluğunu giderdi ama duygularının yoğunluğunu gideremedi. Üzerinde oturduğu çim saha Ulusal Gençlik Olimpiyatında gördüğü rekabet kadar sıcaktı. Çıta 5,1 metreye kurulmuştu. Bu, onun şimdiye kadarki en iyi derecesinden bir santimetre daha yüksekti.

Michael Stone sırıkla yüksek atlama mesleğinin en zorlu günündeydi. Son karşılaşma biteli bir saat olmasına karşın tribünlerde hala 20,000 kişi vardı. Sırıkla yüksek atlama rekabetin en çok kızıştığı alandı. Bir jimnastikçinin inceliği ile bir vücut geliştiricinin gücünün birleşmesini gerektiren bir spordu. Bir de uçma vardı elbette; iki katlı bir bina yüksekliğinde havalanma, böyle bir olayı izleyen herkes için yalnızca bir düş olabilirdi. Bu, şu anda Michael Stone'un yalnızca gerçeği ve hayali değil, aynı zamanda başlıca isteğiydi…

Michael anımsayabildiği kadarı ile uçmayı hep istemişti. Küçükken annesi ona uçmakla ilgili sayısız öykü okumuştu. Bu öykülerde dünya hep kuş bakışı betimlenirdi. Annesinin heyecanı ve ayrıntı tutkusu Michael'in düşlerinin çok renkli ve göz alıcı güzellikte olmasını sağlamıştı. Michael'in hep gördüğü bir rüya vardı. Kırda bir yolda koşuyordu. Ayaklarının altında taşları ve toprak parçalarını hissedebiliyordu. Sapsarı buğday tarlalarının içinde koşarken, demir yolunda lokomotiflerden daha hızlı gider, onları geçerdi. Derin bir soluk aldığı anda ayakları yerden kesilmeye başlar ve bir kartal gibi havada süzülürdü. Uçtuğu yerler hep annesinin öyküde anlattığı yerlerdi. Ayrıntıları çok iyi seçer ve annesinin sevgi dolu özgür ruhunu içinde hissederdi.

Öte yandan babası onun için bir hayalperest değildi. Bert Stone sert bir gerçekçiydi. Çok çalışmaya ve emeğe inanırdı. Parolası şuydu : Bir şeyi istiyorsan, onun için çalışmalısın. Michael 14 yaşından bu yana bunu yaptı. Çok dikkatli ve disiplinli bir ağırlık kaldırma programına başladı. Hergün ağırlık kaldırıyor ve zaman zaman da koşuyordu. Michael'in azmi, kararlılığı ve disiplini her çalıştırıcının hayalinde olan türdendi. Mükemmellik onun için hem bir takıntı hem de bir tutkuydu.

Michaelin bugünkü atlayışlarının hepsi çok çalışmasının ödülleri gibi görünüyordu. 5,1 metrelik çıtayı aşıp aşamayacağı konusunda kaygılı mıydı, şüpheli miydi bilemiyoruz. Şişirilmiş yastığa düştükten sonra ayağa kalktı, kalabalığın önünde bir sonraki uçuşu için hazırlanmaya başladı. Şimdiye kadar ki en iyi derecesini 1 santim aştığının ve Ulusal Gençlik Olimpiyatının finale kalan iki sporcusundan biri olduğunun farkında değil gibiydi.

Michael 5,2 ve 5,3 metreleri geçince de bir duygu belirtisi göstermedi. Aklında yalnızca sürekli hazırlık ve kararlılık vardı. Sırtüstü yatmış kalabalığın bağırışlarını dinlerken diğer atlayıcının son atlayışında başarısız olduğunu biliyordu. Şimdi sıra onun son atlayışına gelmişti. Diğer atlayıcının başarısız atlayışlarının sayısı kendisininkinden az olduğundan kazanmak için bu atlayışı yapmak zorunda olduğunu biliyordu.

Harekete geçti ve her zamanki üç parmak ucu üç Marine tarzı sıçrayışını yaptı. Sırığını eline aldı. 17 yıllık yaşamının en zorlu olayına giden yolun önünde durdu. Koşu yolu bu sefer onda farklı duygular uyandırdı. Kısa bir an korku duydu. Sonra birden olanları fark etti. Çıta en iyi derecesinden 2 santimetre daha yukarıdaydı. Bu ulusal rekorun yalnızca 1 santim altındaydı. Anın yoğunluğunu zihinsel kaygıyla doldurdu. Gerginliği bedeninden atmaya çalıştı. İşe yaramıyordu. Daha da gerildiğini hissetti. Annesini anımsadı. Onu gergin, kaygılı ya da korkmuş gördüğü her sefer derin soluk alıp vermesini söylerdi. O da annesinin söylediğini yaptı. Bacaklarındaki gerginliği attı ve zihninde, çıtayı kendi yüksekliğine getirdi. Kollarını ve bedeninin üst kısmını esnetti. Sırtından soğuk bir damla ter aktığını duyumsadı. Koşu yolunda hız almaya başladığı anda çok farklı ama aynı zamanda da tanıdık bir şey hissetti. Altındaki yüzey rüyasında gördüğü kır yoluna benziyordu. Derin bir soluk aldı ve uçmaya başladı. Hiç çaba harcamadan havalanmıştı. Şimdi çocukluk düşlerindeki gibi uçuyordu.Yalnız bu sefer düş görmediğini biliyordu. Bu gerçekti....

Ya tribünlerdeki bağırışlarla ya da kendi düşüşünden çıkan sesle dünyaya geri döndü. Yerde sırtüstü yatmış, yüzünde güneşin sıcaklığını duyumsarken yalnızca annesinin yüzündeki gülümsemeyi hayal ediyordu. Babasının da gülümsediğini ve hatta kahkahalarla güldüğünü biliyordu. Heyecanlandığında hep böyle gülerdi. Bilmediği şey ise babasının annesine sarılmış ağlıyor olduğuydu. Karısının kollarında bir bebek gibi ağlıyordu ve hayat arkadaşı onu hiç böyle ağlarken görmemişti. Bayan Stone da yaşamında ilk kez övünç gözyaşları döktüğünün farkındaydı.

Michaelin çevresi ona sarılan ve yaşamının en büyük başarısından dolayı onu kutlayan insanlarla çevrilmişti. Aynı gün Ulusal ve Uluslararası Gençlik Olimpiyatının sırıkla yüksek atlama rekorunu kırdı. Kitle iletişim araçlarından gördüğü ilgi, burs olanakları ve aldığı içten kutlamalar sayesinde Michael'in hayatı bir daha asla eskisi gibi olmayacaktı. Bunun nedeni yalnızca Ulusal Gençlik Olimpiyatını kazanmış ve bir dünya rekoru kırmış olması değildi. Kişisel rekorunu üç santimetre aşmış olması da değildi. Bunun nedeni Michael'in kör olmasıydı...

KAVANOZ

Zamanın iyi ve üretken olarak kullanıma konusunda zaman zaman kurslar düzenleniyormuş. İşte bu kurslardan birinde zaman kullanma uzmanı öğretmen, çoğu hızlı mesleklerde çalışan öğrencilerine:


“Hadi, küçük bir sınav yapalım” demiş. Ve masanın üzerine kocaman bir kavanoz koymuş. Sonra bir torbadan irice kaya parçaları çıkarmış, dikkatle üst üste koyarak kavanozun içine yerleştirmiş. Kavanozda taş parçası için yer kalmayınca sormuş:
“Kavanoz doldu mu” Sınıftaki herkes,
“Evet, doldu” yanıtını vermiş.
“Demek doldu ha” demiş hoca. Hemen eğilip bir koca küçük çakıl taşı çıkartmış, kavanozun tepesine dökmüş, kavanozu eline alıp sallamış, küçük parçalar büyük taşların sağına soluna yerleşmişler. Yeniden sormuş öğrencilerine:
“Kavanoz doldu mu?” İşin sanıldığı kadar basit olmadığını sezmiş olan öğrenciler,
“Hayır, tam da dolmuş sayılmaz” demişler.
“Aferin” demiş zaman kullanım hocası. Masanın altından bu kez de bir koca dolusu kum çıkartmış. Kumu kaya parçaları ve küçük taşların arasındaki bölgeler tümüyle doluncaya kadar dökmüş. Ve sormuş yeniden:
“Kavanoz doldu mu?”
“Hayır dolmadı!” diye bağırmış öğrenciler. Yine “Aferin” demiş hoca. Bir sürahi su çıkarıp kavanozun içine dökmeye başlamış. Sormuş:
“Bu gördüklerinizden nasıl bir ders çıkardınız?” Atılgan bir öğrenci hemen fırlamış:
“Su dersi çıkarttık. Günlük iş programınız ne kadar dolu olursa olsun, her zaman yeni isler için zaman bulabilirsiniz.”
“Hayır” demiş öğretmen. “Çıkartılması gereken asil ders su: Eğer büyük tas parçalarını bastan kavanoza koymazsanız daha sonra asla koyamazsınız. Ve tabii, herkesin kendi kendisine sorması gereken soruyu sormuş:
“Hayatınızdaki büyük taş parçaları hangileri? Onları ilk is olarak kavanoza koyuyor musunuz? Yoksa kavanozu kumlarla ve suyla doldurup büyük parçaları dışarıda mı

bırakıyorsunuz?”

 

WANTED ONU TANIYORMUSUNUZ?

    Çocuk Pazar sabahı saat 8.30 da uyandı. Cuma günü okuldan gelirken “bu hafta sonu önceki haftalardan farklı olacak. Kalan derslerimi tamamlayacağım ve önümdeki hafta içindeki sınavlara iyi hazırlanacağım.Diye karar vermişti. Bu sebeple Cuma aksam üstünü ve geceyi çok iyi geçirdi. Televizyon seyretti, müzik dinledi, uzun uzun telefonla görüştü ve gece oldukça geç saatte yattı. Çünkü ders çalışması için daha önünde uzuuun uzuuun iki gün ve iki gecesi vardı. Cumartesi günü arkadaşlarıyla beraber oldu. Biraz dolaştılar her zaman gittikleri yere gittiler. Sohbet ettiler sohbete o kadar çok dalmışlardı ki zamanın nasıl akıp geçtiğini fark etmedi bile. Ders çalışmadığı için zaman zaman biraz rahatsızlık duyduğu oldu ancak içinden gelen bu huzursuzluğu” daha önümde koskoca bir Pazar var” diyerek bastırdı.
    Pazar sabahı, iste bu şartlar altında 9,00 da uyandı. Önce güzel bir sabah kahvaltısı yaptı. Sonra sabah gazetelerini söyle bir göz geçirdi. Ders çalışmak için sabah azimliydi. Saat 10.30 olmuştu. Söyle bir televizyona göz atıp odasına geçmek istedi fakat film öyle heyecanlıydı ki bir türlü televizyonun başından kalkamıyordu. Önünde daha koskoca bir Pazar günü olduğunu düşünerek bu filmi izlemesinde bir sakınca olmadığına karar verdi.
    Film bittiğinde saat 12.00 i geçiyordu. Hafta içi günlerde bu saatte yemek yemeğe alışkın olduğu için karni acıktı. Annesinin özenle hazırlamış olduğu yemekleri yerken evdekilerle koyu bir sohbete girdi. Yemekten sonra yine çalışma odasına yönelmişti ki televizyonda maç yayını başlamıştı. Haftanın en önemli maçıydı. Bu maçı seyretmek için insanların birbirini çiğneyip, dünyanın parasını verdiklerini düşününce ayağına kadar gelen bu maçı seyretmemenin büyük kayıp olacağını düşündü. Tüm hafta bu maç konuşulacaktı maç biter bitmez ( nasıl olsa 90dak.) sıkı bir şekilde çalışmaya başlamaya karar vererek maçı izlemeye koyuldu.
    Maç bittiğinde hafta sonu yasadıklarını düşünmeye başlamıştı ki annesi içeriden çayın hazır olduğunu duyurdu. Oda çayı içip ders başına geçmenin doğru olacağına karar verdi çay bittiğinde üzerine bir ağırlık çökmüştü. Haftanın yorgunluğu , maçın gerginliği, sınav stresleri ve çayla birlikte yenilenler ... onu iyice gevşetmişti ” nasıl olsa simdi çalışamam” diye düşündü ve dinlendikten sonra çalışmaya karar verdi.
    Saat 19.00 sıralarında içindeki huzursuzluğu bastırmaya gayret ederek çalışma masasına yönelmişti ki en sevdiği arkadaşıyla ,ailesi onlara misafirliğe geldi. Misafir varken de ders çalışılmazdı ya  ... birlikte sevdikleri diziyi seyrettiler. Artık kalan zamanında sadece en önemli iki dersi çalışırım diye düşünüyordu. Fakat yavaş yavaş uyku bastırmaya başlamıştı. Eğer uyumazsa yeni başlayan haftaya yorgun ve uykusuz girecekti. Bu sebeple kendi kendine söyle dedi.” Bugün çalışamadım. AMA YARIN SÖZ ÇALISACAGIM”. Yarı sıkıntılı yarı huzurlu odasının yolunu son kez tuttu. Ancak çalışmak için değil , uyumak için...

Hasta

Dr. Paul Ruskin, öğrencilerine yaşlanmanın psikolojik belirtilerini öğretirken onlara su olayı okur :
" Hasta ne konuşuyor, ne de söylenenleri anlıyor.Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor.Zaman, yer ya da kişi kavramı yok.Yalnız, nasıl oluyorsa, kendi adi söylendiğinde tepki veriyor.Son altı aydır onun yanındayım, ne görünüşü için bir çaba sarf ediyor ne de bakım yapılırken yardımcı oluyor.Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor ve giydiriyor.Dişleri yok, yiyeceklerin püre halinde verilmesi gerekiyor. Gömleği salyalarından dolayı sürekli leke içinde.Yürümüyor.Uykusu sürekli düzensiz.Gece yarısı uyanıp çığlıklarıyla herkesi uyandırıyor.Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada bir sebep yokken sinirleniyor.Biri gelip onu yatıştırana kadar da feryat figan bağırıyor."


Bu olayı okuduktan sonra, Ruskin öğrencilerine böyle birinin bakımını üstlenmek isteyip istemediklerini sorar.
Öğrenciler bunu yapamayacaklarını söylerler.Ruskin, kendisinin bunu büyük bir zevkle yaptığını ve onların da yapması gerektiğini söyleyince öğrenciler şaşırırlar.Daha sonra Ruskin hastanın fotoğrafını dolaştırmaya baslar. Fotoğraftaki doktorun altı aylık kızıdır. Dr. Ruskin, Amerikan Tip Birliği Dergisindeki makalesinde,(günümüzde çok yaşandığı gibi ) gülünç bir yanlış anlamanın insana nasıl tamamen farklı bir perspektif kazandıracağını anlatmaktadır. Belki de hayatta yasadığımız birçok şey bize önyargılarımız ve bakış açılarımız tarafından dayanılmaz ve zor gözükebilir...

 

Allen Klein"den

 

 

Ayakkabı

20. yy başlarında makineleşmenin başladığı dönemlerde İtalyan bir ayakkabı firması iki temsilcisini araştırma yapmaları için Afrika' nın farklı bölgelerine gönderir. Bir ay sonra her ikisinden de iki farklı telgraf gelir.

Birincisi;  -Biz burada tutunamayız, çünkü hiç kimse ayakkabı giymiyor, derken

İkincisi;

-Biz burada çok iyi iş yaparız, çünkü hiç kimsenin giyecek  ayakkabısı yok. şeklinde telgraf çekerler.

                                                                          Servet


Bir gün Avrupa'nın ünlü sanat merkezi kentlerinden birinde gezen çocuğun biri bir vitrinde çok hoş bir tablo görür. Tablo belli ki oldukça pahalıdır. Çocuk bu tabloyu bir sonraki sene abisinin doğum gününe almayı ister ve bir iş bulup kıt kanaat geçinerek biriktirdiği tüm para ile o mağazaya gider.
Şanslıdır tablo hala satılmamıştır. içeri girer ve tabloyu bir süre yakından izledikten sonra resmi yapan sanatçıyı bulur ve:
"Abimin doğum günü için bu resmi satın almak istiyorum, tüm paramda bu kadar" der. Ressam bir süre düşündükten sonra. Resmi paketler ve satar. Çocuk paketini alır ve teşekkür ederek çıkar. Mağazada adamın arkadaşları da vardır ve şaşkın şaşkın sorarlar:
Sen ne yaptın o resmin değeri milyonlar ederdi. Neden bu kadar cüzi bir fiyata sattın?
Adam cevap verir:
Evet ben bu resme milyonlarını verecek bir sürü insan bulabilirdim ancak tüm servetini bu resme verecek kaç kişi bulabilirdim...


NASIL BAKARSAN ÖYLE GÖRÜRSÜN

Fransa’da, ağır isçilerin isleri hakkında ne düşündüklerini incelemek üzere araştırmayı yürüten bir görevli, bir inşaat alanına gönderilir. Görevli, ilk isçiye yaklaşır ve sorar:
“Ne yapıyorsun?”
“Nesin sen, kör mü?” diye öfkeyle bağırır isçi.
“Bu parçalanması imkansız kayaları ilkel aletlerle kırıyor ve patronun emrettiği gibi bir araya yığıyorum. Cehennem sıcağında kan ter içinde kalıyorum. Bu çok ağır bir is, ölümden beter.”
Görevli hızla oradan uzaklaşır ve çekinerek ikinci isçiye yaklaşır. Ayni soruyu sorar:
“Ne yapıyorsun?” İşçi cevap verir:
“Kayaları mimari plana uygun şekilde yerleştirilebilmeleri için, kullanılabilir sekle getirmeye çalışıyorum. Bu ağır ve bazen de monoton bir iş, ama karım ve çocuklarım için para gerekli sonuçta bir isim var. Daha kötü de olabilirdi.”
Biraz cesaretlenen görevli üçüncü isçiye doğru ilerler.
“Ya sen ne yapıyorsun?” diye sorar.
“Görmüyor musun?” der isçi kollarını gökyüzüne kaldırarak. “Bir katedral yapıyorum.”
Bu hikayenin enteresan tarafı her üç isçinin de ayni isi yapıyor olmaları.Görmeyi seçtiğiniz yol sizin tutumunuza bağlıdır. Bugün hava biraz bulutlu mu yoksa biraz güneşli mi? Güllerin dikeni mi vardır, dikenli dalların gülleri mi? Bardağın yarısı bos mudur, yarısı dolu mu? Yoksa bardak olması gerekenin iki kati büyüklükte midir?
Seçim size ait....

 

 

YILDIZLARI GÖRMEK

 

Thelma Thompson anlatiyor:

 

Harp sırasında kocam New Mexiko'daki Mojave colune gönderilmişti. O, colde  tatbikata katılırken yanında olabilmek için ben de colun yolunu tuttum. Kendimi cehennemim kucağına atmıştım. Ortalık yanıyordu. Küçük bir kulübede oturuyordum. Ve yanında olmak için tehlike-

ye atılarak geldiğim kocamı unutmuş, can derdine düşmüştüm. Etrafımdaki Meksikalılar ve yerliler, tek kelime İngilizce bilmediğinden kimseyle konuşamıyordum.Sıcak rüzgar, bir taraftan bedenimi kavuruyor, bir taraftan da yediğim yemeği de, ağzımı burnumu da kumla dolduruyordu.Canıma yetmişti. kağıda kaleme sarılıp babama bir mektup yazdım. Gelin beni buradan alin dedim. Burada yasamaktansa hapishanede yaşamayı tercih ederim. Babamı beklerken cevabi geldi. Sadece iki satir yazmıştı "İki adam hapishane penceresinden dışarıya baktı. Biri çamuru gördü, diğeri yıldızları." Bu iki satiri okuyunca utancımdan kıpkırmızı kesildim. Ben hep çamuru görmüştüm. Halbuki yıldızlar da vardı. Derhal yerlilerle dost oldum. Kilimlerine, çanak ve çömleklerine olan hayranlığımı belirttim. Turistlere para ile vermeye

yanaşmadıkları kıymetli eşyalarından bana hediyeler verdiler. Kaktüsleri, vukka ve erguvan ağaçlarını inceledim. Kır köpeklerini tanıdım. Col gurubunu seyrettim. Col, yüzlerce

yıl önce deniz dibi olduğundan kumun içinde deniz hayvanlarının kabuklarını aradım. Ne değişmişti de dün nefret ettiğim cole bugün bağlanmıştım. Col mu değişmişti?

Hayır. O yine kavuruyordu. Yerliler mi değişmişti? Hayır.Onlar, yine İngilizce bilmiyorlardı. Sadece ben değişmiştim. Pencereden kafamı uzatmış ve yıldızları görmüştüm.

 

ÇOK ŞEY ÖĞRENDİK

 

Thomas Edison elektrik ampulünü çalıştırmak için tam iki bin farklı madde denemiş ama hiçbirisi işe yaramamıştı. Bilim adamının yardımcısı aylar süren bu çabaları sızlanarak şikayet etti:

         “Bütün emeğimiz boşa gitti. Hiçbir şey elde edemedik.”

         Edison kendinden emin bir sesle cevapladı yardımcısını

         “Hayır! Çok uzun bir yol kat ettik ve çok şey öğrendik. İyi bir ampulün çalışması için iki bin maddenin kullanılmayacağını öğrendik.”

 

ÇOCUK ZEKASI

 

Dev bir kamyon bir üstgeçidin altından geçerken yüksekliği fazla geldiği için sıkışmıştı bir türlü oradan çıkamıyordu. Polis sorunu çözmek için hemen kentin en parlak mühendislerinin getirtti. Mühendisler yanlarında getirdikleri bilgisayarlarıyla hesaplar yaptılar saatlerce aralarında tartışıp uğraştılar ne var ki bir türlü üst geçide zarar vermeden kamyonu oradan nasıl çıkaracaklarına karar vermediler.

         Uzun süredir onları izlemekte olan yedi yaşlarında küçük bir oğlan çocuğu yanlarına gelip pantolonunu çekiştirdi ve saygılı bir ses tonuyla “Bayım” dedi. “Lastiklerin havasının biraz indirirseniz…” Böylece bacak kadar çocuğun aklıyla koca problem çözülmüş oldu.

YILDA İKİ KEZ ÜRÜN VEREN AĞAÇ

 

         Halife Harun Reşid Bağdat civarında gezerken bir ihtiyarın bahçesine hurma ağacı dikmekte olduğunu gördü. Yanına gitti ve merakla sordu:

         “Meyvesini yiyemeyeceğin bir ağacı neden dikiyorsun? Bilmez misin ki hurma ağacı meyvesini ancak kırk yıl sonra veren bir ağaçtır.”

         İhtiyar saygılı bir ifadeyle bahçesindeki öteki ağaçları gösterdi:

         “Bu ağaçları dikenler meyvelerini yiyemediler ama bizim yıllar sonra şimdi yiyebilmemizi sağladılar” dedi. “Ben de bunu dünyaya  bundan sonra gelecekler için dikiyorum.”

         İhtiyarın cevabını beğenen Harun Reşid  kesesinden bir altın çıkardı ve ihtiyara verdi.

         Yaşlı adam altını aldı ve “ Allah’a şükürler olsun” dedi.

         Harun Reşid bir kez daha meraklanmıştı. Adam kendisine şükür etmek yerine Allah’a şükretmişti.

         “Niçin şükrediyorsun?” diye sordu.

         İhtiyar bilgece gülümseyerek cevapladı:

         “Elbetteki şükredeceğim. Herkes diktiği ağacın meyvesini kırk yıl sonra alırken ben bugün diktiğim ağacın meyvesini bugün alıyorum

         Harun Reşid bu akıl dolu cevabı da çok beğendi ve bir altın daha bağışladı

         Yaşlı adam ikinci altını alıp yine Allah'ım sana şükürler olsun dedi  Sonra Harun Reşid’e in sormasını beklemeden bunun da nedenini açıkladı.

         İkinci defa şükrettim. Çünkü başka kişiler bahçelerinden yılda bir kez ürün alırlarken ben bir günde hem de iki kez ürün alıyorum…

 

EN BÜYÜK DERS

 

            Bir adam, Büyük Okyanus’un ortasında bir tahliye salında yolunu kaybetmişti. Yirmibir gün boyunca bu şekilde sürüklendikten sonra, yeri tesbit edilip kurtarılan adam, bu olay sonucu Amerika’da büyük bir ün kazanacaktı.

         Ünlü Amerikalı yazar Dale Carnegie, bir gün Rickenbacker adlı bu adama, yaşadığı bu tecrübeden neler öğrendiğini sordu.

         Adamın verdiği cevap şuydu:

         “Bu tecrübeden edindiğim en büyük ders, insanın içebileceği kadar tatlı suyu ve yiyebileceği kadar ekmeği olduktan sonra, hayatta hiçbir şeyden şikayet etmemesi gerektiğidir.”

 

MARANGOZ

Yaşlı bir marangozun emeklilik çağı gelmişti. İşveren müteahhidine, çalıştığı konut yapım isimden ayrılmak ve esi, büyüyen ailesi ile birlikte daha özgür bir yasam sürmek tasarısından söz etti. Çekle aldığı ücretini elbette özleyecekti. Emekli olmak ihtiyacındaydı, ne var ki. Müteahhit iyi isçisinin ayrılmasına üzüldü. Ve ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev daha yapmasını rica etti. Marangoz kabul etti ve ise girişti, ne var ki gönlünün yaptığı iste olmadığını görmek pek kolaydı. Bastan savma bir isçilik yaptı ve kalitesiz malzeme kullandı. Kendini adamış olduğu mesleğine böyle son vermek ne talihsizlikti!.. İşini bitirdiğinde, işveren, evi gözden geçirmek için geldi. Dış kapının anahtarını marangoza uzattı. “Bu ev senin” dedi, “sana benden hediye”. Marangoz soka girdi. Ne kadar utanmıştı! Keşke yaptığı evin kendi evi olduğunu bilseydi! O zaman onu böyle yapar miydi! Bizim için de bu böyledir. Gün be gün kendi hayatimizi kurarı. Çoğu zamanda, yaptığımız  elimizden gelenden d a azını koyarız. Sonra da , soka girerek, kendi kurduğumuz evde yasayacağımızı anlarız. Eğer tekrar yapabilsek, çok daha farklı yaparız. Ne var ki, geriye dönemeyiz. Marangoz sizsiniz. Her gün bir çivi çakar, bir tahta koyar ya da bir duvar dikersiniz. “hayat bir kendin yap tasarımıdır” demiştir biri. Bugün yaptığınız davranış ve seçimler,yarin yasayacağınız evi kurar. Öyle ise onu akıllıca kurun. Unutmayın. Paraya ihtiyacınız yokmuş gibi çalısın.Hiç incinmemişsiniz gibi sevin.Kimse izlemiyormuş gibi dans edin.

ÖNYARGI

Uzaklarda bir köyde, kocası, çocuğu dogmadan ölmüş, tek basına yasayan hamile bir kadın kendisine arkadaş olması açısından dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye baslar. Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz. Her ne kadar evcil bir hayvan olmasa da, oldukça uysaldır. Bir kaç ay sonra kadının çocuğu doğar. Tek başına tüm zorluklara göğüs germek ve yavrusuna bakmak zorundadır. Günler geçer ve kadın bir gün bir kaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak ve yavrusunu evde bırakmak zorunda kalır...Gelincikle bebek evde yalnız kalmışlardır.Aradan biraz zaman geçer ve anne eve gelir. Gelinciği ve kanlı ağzını görür. Anne çıldırmışçasına gelinciğe saldırır ve oracıkta öldürür hayvani. Tam o sırada içerdeki odadan bir bebek sesi duyulur.Anne odaya yönelir... Ve odada beşiği, beşiğin içindeki bebeği ve bebeğin yanında duran parçalanmış bir yılanı görür.Einstein'in söylediği rivayet edilen bir söz var. "insanlardaki önyargıyı parçalamak benim atomu parçalamamdan çok daha zor"

KURABİYE HIRSIZI

Bir gece kadının biri bekliyordu havaalanında, Daha epeyce zaman vardı uçağının kalkmasına Havaalanındaki dükkandan bir kitap ve  Bir paket kurabiye alıp, buldu kendisine oturacak bir yer. Kendisini kitabına öyle kaptırmıştı ki, ama yine de Yanında oturan adamın olabildiğince cüretkar bir şekilde Aralarında duran paketten birer birer kurabiye Aldığını gördü, ne kadar görmezden gelse de. Bir taraftan kitabını okuyup, bir taraftan kurabiyesini yerken, Gözü de saatteydi, “kurabiye hırsızı” yavaş yavaş tüketirken kurabiyelerini. Kulağı saatin tiktaklarındaydı ama yine de  engellemiyordu tik Taklar sinirlenmesini. Düşünüyordu kendi kendine, “Kibar bir insan olmasaydım, Morartırdım şu adamın gözlerini!” Her kurabiyeye uzandığında, adam da uzatıyordu elini. Sonunda pakette tek bir kurabiye kalınca, “Bakalım şimdi ne yapacak?” dedi kendi kendine. Adam yüzünde asabi bir gülümsemeyle Uzandı son kurabiyeye ve böldü kurabiyeyi ikiye.Yarısını kurabiyenin atarken ağzına, verdi diğer yarıyı kadına.Uçağının kalkacağı anons edilince bir iç çekti rahatlamayla,Topladı eşyalarını ve yürüdü çıkış kapısına,Dönüp bakmadı bile “kurabiye hırsızı”na. Uçağa bindi ve oturdu rahat koltuğuna,Sonra uzandı, bitmek üzere olan kitabına.Çantasına elini uzatınca, gözleri açıldı şaşkınlıkla.Duruyordu gözlerinin önünde bir paket kurabiye” Çaresizlik içinde inledi, “Bunlar benim kurabiyelerimse eğer; Ötekiler de onundu ve paylaştı benimle her bir kurabiyesini!” Özür dilemek için çok geç kaldığını anladı üzüntüyle, Kaba ve cüretkar olan, “kurabiye hırsızı” kendisiydi işte…

PROFESYONEL